...Rûh-i Gusül...

2/7/2009 - Bosna'da Unadikum! Ahmed Ka'bur...

Kategori: Gri Sesler
Yorum (1) :: Yorum yaz! :: Bağlantı

21/5/2009 - Hendrick Blomemaert%u2019a Yakınlık Beyanı

Kategori: Goz__e dusenler

Ellerini yemeğinle ısıt ve sen de görür gibi bak sana bakana

Elbet daha ciddi görüneceksin dışarıdan bu bakışınla

Çünkü ne mutlu ki bakmaktadır aynı anda sana yemeğini ısıtan

Ellerinde ve yüzünde bir gürbüzlük varsa ondan.

 

Ellerini yemeğinle ısıt ve sakalının öykündüğü papağını düşün

Biri aklaşırken öbürü kızıllaşıp da solmuş olacak

Bin yavrulu bir geyiği asmışsın sırtına ve boynuna

Fakat ellerin muhtaç kalmış da gelmiş gibisin soluklanarak.  

 

  

Getirmiştin bir seferinde kuş başlı kilimlerden hani bir düzine

Hardal bir baharattı henüz ve rengine vurulmuştun

Sonra hep bir renk, bir eğiliş ve bir ezgi götürürdü seni

Ve getirirdi seni çok şükür götüren, ellerini yemeğinle ısıtırdın.

 

Ben en çok eğilip sana bakanla ilgiliyim gene de

Ressam kırmızısı hırkan ve ahşap koltuğunda gözüm yok

Sen bakarken gülümseyende gözüm  %u2013ki o, hazır yemeği ısıtmıştır

Ve öne ve yana eğilerek bakması gerekmiştir bakışına.

  

 Ben en çok onun öne ve yana eğilişine bakıyor olacağım dostum

Baktığımda ve baktıklarımda bir ısı görürsem -kim bilir-

Benim de gidişlerim olacak, göz aydınlığına gelenlerim olacak

Hele de biri bana benim sana baktığım gibi baktığında. 


Celal Fedai


Yorum (8) :: Yorum yaz! :: Bağlantı

2/5/2009 - Son kadın

Kategori: Goz__e dusenler

Kadın okulun kapısından giriyor

Dudaklarını ağzına saklayarak

Yalnız saçları konuşuyor

Yalnız saçları itaatkâr

 

Kadın evinin kapısından giriyor

Sözlerini dudaklarına saklayarak

Biraz gözleri konuşuyor

Az biraz gözleri itaatkâr

 

Kadın adamın gözlerinden giriyor

Şehvetini kalbine saklayarak

Sonra öfkesi konuşuyor

Sonra kibri itaatkâr



Mehlika Toyga
Yorum (2) :: Yorum yaz! :: Bağlantı

2/5/2009 - Şah-ı Ezhar'ı Fatıma

Kategori: Gri dokunuslar

Fatıma'nın ektiği gözyaşı ki derûnumda büyüyen,

analardan analara devir devran sürülen,

cennetin kızlarına mihir deyü verilen,

karanlığın gündüzleri esir tuttuğu asrın

üzerini mihr-ü meh ile bürüyen.


Anka'yı saldılar da hüznün diyarına,

nurdan bir parça getirdi kuzgun sabahıma,

fi'l-hâl efendimden bir iz bırakıldı bana,

iffet ve tevazuyu bekleyen aşiyanıma...


Yüzü aydan aydınlık bir kadın doğdu şehre. Ahlâkı ki mü'min kadınlara ak çehre. Küçücük endamına bakmadı, babacığına oldu en asil-zâde. Şefkatine sarıldı Nebî'nin düştükçe her defada, kaldı ümmet kadınlarına izzet-i nefs nûmûnesi dünyada. Merhameti, asâleti, cömertliği, hürmeti ve muhabbeti yüklendi babacığından, analar sultanı kılındı fedakârlığından. Serpilince boyu posu o Mekke diyarında, zulüm çizdi yolunu bir öksüz sabahında. Ne de gençti kirpikleri çileyle bağlandığında, babacığının ardısıra yaprak yaprak döküldüğünde.


Bir kadın ki; ezharın son rayihası, aydınlığın son huzmesi, evlatların en hayırlısı, cümle Hasan ile Hüseyin'lerin biricik annesi, çilenin dar ağacı, nisa-i ümmetin seyyidesi. Adı Fatıma, öyle hassas ki dokunsan kırılacak. Öyle güçlü ki ümmeti sırtında taşıyacak. Öyle zekî ki erkeğini imrendirecek. Öyle hakim ki söze, kelimeler ağzından inci tanesi gibi dökülecek. Mahareti ve becerisi yaşından büyük, efendiler efendisi cennette onunla övünecek.


Tarih Bi'setin beşinci yılını ekliyordu sayfasına. Nurlardan bir parça nur koptu, düştü Peygamber kucağına, Fatıma'yı üfledi kulağına. İsmiyle hayır getirsin istedi ocağına. Anacığını erkenden kucaklayınca toprak, babasında buldu merhameti, sevgiyi. Tarihe bilmeyenler tanıklık ediyordu o vakit. Zulüm ki hak getire... Fahr-i Kâinat imtihanın doruklarındaydı. Ne gördüyse Peygamber, aynını gördü o küçücük gözler. Sabrın dünyaya kalkan olduğunu daha o yaşta öğreniverdi. Hicret yolu görününce Medine'ye teşrif ettiler. Nihayet büyüdü serpildi. Cemalini canına eş kılmak isteyenlere bereket geldi. Ancak O Rab katında çoktan nikâhlanmıştı bile. İnsanların en hayırlısına, sahabînin evveline, İslâm'ın büyüğüne, ilimde en derin olanına, imamların kadısı, kutlu yolun kahramanına...

Ahirine ibret bir çeyizle, cümlesine örnek sadelikte düğünle, Peygamber duaları eşliğinde birleşti ruhları. O ne yüce mutluluktu, Nebî'nin nesline vesile oldular. Rasul'ün, “bunlar benim dünyada kokladığım iki reyhanımdır” buyurduğu, O'na en çok benzeyen yedi kişiden ikisine, Hz. Hasan ile Hüseyin'e sahiplik ettiler. Bu övünç timsali yuvadan, sevgi, saygı, şefkat, merhamet, hizmet, firaset, tevazu, nezâket ve nezâhetin rahiyaları yükseldi istikbale.

Onlar ki cennetten kopma inci taneleri, dünyadan yana pek sıkıntı duydular. Fakirlik bellerini büktü, lakin yürekleri dimdikti. Tam da Allah'ın yardımını bekledikleri bir anda, Fahr-i Kâinat onlara; size istediğinizden daha hayırlısını haber vereyim mi? Buyurdu. Bunlar; otuz üç defa “sübhanallah”, otuz üç defa “elhamdülillah”, otuz üç defa “allahu ekber” demenizdir.

Hüznün üzerine akşam gibi çöktüğü anlarda sabırla aydınlandı Hz. Fatıma. Onun dünyası sahte mutluluklarla değil, maveranın arzusuyla dolmuştu. Babası ona bakınca aynaya bakmış gibi olurdu. Gülmesi O, ağlaması O... Canımdan bir parça derdi Yaradan'ın hakkı için.

Fatıma kimden razı olursa ben de ondan razıyım. Fatıma kimden razı olmazsa ben de razı değilim. Onu seven beni sevmiştir. Onu sevindiren beni sevindirmiştir. Onu gazablandıran ise beni gazablandırmıştır.”

Rahman'ın O'na ve nesline Cehennemi haram kıldığı Cennet'e pâ-nihâde bu canı, en çok da babacığının ayrılığı yaraladı. Hastalığı ağırlaştıkça kızına sürekli namazı salık veriyordu. “Sabret kızım! Sabır ne güzeldir! Sakın ola bana güvenip tembellik etmeyiniz. Zira ben sizi Allah'ın azabından kurtaramam. Namaza... Namaza dikkat... Namaza... Namaza... devam ediniz!” nidalarıyla İslâmın ana direğini ayakta tutun diyordu.

Fatıma hüznü kuşandıkça, Rasûl eğilip birşeyler fısıldadı kulağına. Hz. Fatıma ağlamaya başladı. Fahr-i Kâinat kızının ellerinden tutup tekrar birşeyler fısıldadı, bu kez tebessüm buyurdu nur abidesi. Duruma tanık olan Hz. Aişe merak edip sorunca şöyle izah etti kendileri; “Cebrâil aleyhisselâm her sene bana bir kere Kur'an-ı Kerim'i arz ederdi. Bu sene iki kere okudu. Anladığım ecelim yaklaşmıştır..." buyurunca babam, ağlayıverdim. Sonra beni teselli etmek ve sabrımı artırabilmek için tekrar bana: "Ehl-i beytimden bana ilk kavuşacak olan sensin."buyurdu, bu ayrılığın fazla uzun sürmeyeceğini görünce de tebessüm ettim.”

Canından katreler koparıldıkça mersiyyeler dizdi o mihr-ü mah. Babacığı dâr-ı bekâ'ya yolculanırken, elem ve kederi öyle ağır bastı ki, kavuşma gününü arzuladı durdu. “Ey Allah'ın davetine koşan babam! Ey mekânı Firdevs olan babam! Ey ölüm haberini Cebrail'den alan babam! Ey Rabbine kendisinden daha yakını bulunmayan babam! Diyerek tebessümü de babası ile birlikte gömdü toprağına. İsyan yanına bile yaklaşamazdı elbet, lakin acısının harareti dinmiyordu. Ey Ali dedi, “Allah'ın Rasûlü'nün üzerine toprak atmaya gönlünüz nasıl razı oldu?

Acı ile terbiye edilmişken ettiği sözleri yüreklerde yankılandı; “Üzerime öyle musîbetler döküldü ki, şayet onlar gündüzlerin üzerine dökülseydi, kararır da gece olurdu!”

Nur yüzüne tebessüm doğmadı bir daha. Toprağa matuf nazenin bedeni, çok geçmedi kavuştu Cennet'teki libâsına. Beş inciyle bir er bıraktı ardına. Haya öylesine işlemişti ki nefsine, ölürüm de erkeklerin arasına nasıl perdesiz çıkarım diye, dert edinirdi. O vakitlerde tabut bilinmez, yalnız kefenle giderdi mevta kabrine. Vakta ki ölümle tanışık oldu, ilk tabut O'na nasip olundu.

Sen ki dertliyim diye yakınan kadın! Derdin ne ise Fatıma'nınkiyle ölç, ancak onun sabrı ile tart. Üzerini örten gâm perdesini yırt tez elden, acın ki Cennet'te sana verilmiş Fatıma kapısı olsun.

Ya Rab! Amellerimizi Hz. Fatıma soyundan eyle. Heveslerimizi uhrevî olana sabit kıl. Her babaya bir Fatıma, her erkeğe bir Fatıma, her mü'mine bir Fatıma nasip et...

Mehlika Toyga / Turuncu Dergisi 

Yorum (yok) :: Yorum yaz! :: Bağlantı

2/5/2009 - İçimden Geçen Zarif Adam

Kategori: Gri dokunuslar

Yazarlık bir militanlıktır, zira savunduğunuz, inandığınız bir düşünce var.

İster istemez o düşüncenin emrindesiniz... C. Zarifoğlu”


Bir zarif yaşamak vardı, bir şair yaşamanın zarifliği. Bir suya şiir yazmak vardı, bir sudaki şiirin zuhur-ehli olmak, o suda boğulmadan...

Hani bazı insanlar vardır, yazmak için doğmuştur. O Yüce Yaradan’ın kelâm-ı derya’sından nasibini fazlaca almıştır, belki de almayı bilmiştir. Bizim de bir Zarif amcamız var işte. Kendisine verilen sayılı nefesleri tüketmiş, lakin her nefesi için bir harf bırakmış ardı sıra. Gölgelenmek üzere uğradığı ağaç altında, fazla kalamamış, buna rağmen her keseye elini daldırmış, her keseden bir güzel adam çıkarmış, bunlar yedi güzel adam olmuşlardı.

Yedi adamdan biri bir gün / bir kan gördü / gereğini belledi / yâri asla koynuna / ayırmaz kanı yanından / beyaz haberlerim var kardeşlerim / - Bir güzel ince gelin / kabartır göğsünü toz duman içinde / gelinliği durur çıkartıp bıraktığı yerde / içerlerden bir taşlı tarladan / kaynayan nehrin gözünde / unutmuş gelin alınlığını / avuçları sıcacık yumulu bedenine dayalı / kalın bilekli badem topuklu / seyirtir o ince gelin / g r e v l i'lere şifalar götürmek için…”


Beyaz haberlerim var kardeşlerim, derdi Zarif amcamız. Şimdilerde o beyaz haberlere ne de muhtacız. Edebiyat dünyamızın adeta ebem kuşağı görünümünde seyrettiği son zamanlarda en çokta gençlerden bekliyoruz bu beyaz haberleri. Şiirin nesire, masalın öyküye, sözün sükûta karıştığı, susanla konuşanınayırt edilmediği şu zamanda bir üçüncü yeni arıyor gözler sanki. Bir yeni Zarifoğlu gelir mi bilinmez ama, en azından üçüncü yenilenmeye aç sözlerimiz. Bakınız ne de güzel sesleniyor şair insan; “Ümmeti gözetmem gerekli / ben seni beyaz haber ustası / olasın diye boğmadım-doğurdum

Gün tepeme değsin öğleye durayım / gün tepene değsin öğleye durasın / kökleri hem derinleri hem sığları sarmış / durmaksızın nimet devşiren / ceviz ağacının altında / öğleye durmayı / hiç düşündün mü ağaç neden hayvan değil: çünkü kan'dır hayvan / damardır ağaç”

Zarifoğlu üzerine yazılmış ve söylenmiş sözlerin çokluğu ve asudeliğinin yanı sıra, hakkında yalnız takdir mevcuttur. Ki şu ana değin kimse onu eleştirmeye cür'et edemedi. Kendini hep ikinci yeninin dışında sayan fakat aslında ikinci yeninin temel taşlarını oluşturan Zarifoğlu, tek başına bir yeniyi temsil etti hayatı boyunca da denilebilir. Kendisine zor anlaşılan şiirler yazdığı söylendiğinde ve sebebi sorulduğunda; “…Tarzım bu. Zor anlaşılırlık şiirin kendisinde olmalı. Ben bir amaçla yola çıkıyor değilim. Burada şu sorulabilir; Acaba zor anlaşır şiirler mi var, yoksa zor anlayan şiir okuyucuları mı?” şeklinde cevap verdi.

“…Şimdilerde şiirin ayağı yere basmalı diyorum, şairlere, yeni yeni şiire koyulanlara anlaşılır olmalarını salık veririm. Bir Yunus Emre olmak isterdim… Şair veya başka bir şey, bir mihenk taşımız var. Mücerret şiir açısından iyi veya kötü şairler olabilir ama ilk kıstasımız şairlik değil. İlk kıstas İslâm’dır. Değindik bir kere, İslâmi duyarlılık sahibi mi değil mi? Değilse ‘iyi şair’de olsa, aslında ona söz hakkı tanımamak gerek. Allah Resûlü onlardan bazılarına ölüm fermanı bile çıkardı. İslâm’dan başkasına söz hakkı yoktur."


“…Çoğu kez şiirin şairinden bağımsız olduğunu düşündüm. Şiir kendisi var. Bir rastlantı ile değil, tersinebir özel irade ile çıkıyor yeryüzüne. Şair şiirin aleti olmalı” şeklindeki sözleri onun İslâmi kimliği ve ümmete göstermiş olduğu hassasiyeti de açıkça ortaya koyuyor. Her ne kadar gençlik yıllarında serazat ve bohem bir şair-Zarifoğlu var idiyse de, ilerleyen yaşlarında toplumsal bir şair-insan gözlemliyoruz. Bunun yanı sıra Alman edebiyatı okuduğundan mıdır bilinmez, pek Rilke okumadığı halde Rilkevarî yazdığı söylenir. Ve şu ana dek eserlerinde göze çarpan başka bir özellikte bütün şiir kitaplarının ilginç, masalsı yada kurgusal bir minvâl üzere hayat buluşudur.

Kendisinden dinleyelim bunu; “…Şiir kitaplarımın isimlerine sıra ile bakarak, gerçekten özel bir serüvene tanık olmak mümkün. İşaret Çocukları; bir bakıma işaret edilen, gösterilen, seçilen çocuklardır. Bunlarda bir takım manevi yetenekler vardır. Bunlar büyürler ve güzel adamlar olurlar. Yedi Güzel Adam başlıklı kitap ve içinde yer alan şiirler, bu güzel adamları anlatır. Fakat bunlar adeta dünyevî, maddî bir mücadele içindedirler. Soylu bir davanın kavgasını yaparlar. İçlerindeki soyluluk, manevî güç bu kitapta daha çok irilik, adale kuvveti ve şecaat şeklinde belirginleşir. Öfkeli adamlardır bunlar, iri gövdelerine, rüzgârlı başlarına rağmen, ipince bir yürekleri vardır. Hassastırlar. Âşık olurlar. Sevgilileri bu anlatılan atmosfer içinde biraz belirsizdir. İyi gören gözler, bu şiirleri okuduğunda, sevgilinin zaman zaman bir kadın, zaman zamansa manevî bir özellik olduğunu görür… Ve işte bu kitaptan sonra, Menziller gelir. Bu güzel adamlar belli bir menzile doğru yola koyulurlar. Allah ve Peygamber sevgisi, dünya ihmal edilmeden ön plana çıkmaya başlar. Ve tasavvufî algılama daha netleşir. İşte son kitabımız olan Korku ve Yakarış, menzile doğru yol alan güzel insanların, bu mü'minlerin vardıkları makamdır, havf-ü reca makamı.”

İçimden geçen zarif adamı anlatmak için koca dağlar yüklüyorum omuzlarıma. Ki dağlar kadar kıymetim olsun onun nazarında. Sözlerini bir ipe geriyorum, sonra kurutuyorum güneşinde dünyaların. Harflerini öğütüyorum harmanımda, geleceğin zarif oğullarına nimetler saklıyorum böylece. İçimden geçen gün dönümü şiirlerden, gecelerime ışık dokuyorum. Işıkta karanlıktır çünkü gözleri alınmış yüreklere. Bakıyorum, ismimin baş harfleri acz tutuyor. Acziyetten gelmeyiz işte, tam’a yürüyen adımlar ürkekleşiyor birden. Hep bir acı doyuruyor karnımızı, ne çok acı var diyoruz, ne çok… Sanki acı olmasa aç kalacağız, acı olmasa çıplak.


Ah şu yalnızlık, kemik gibi / ne yana dönsen batar”. Ama biz o yalnızlığı alır, şiir yaparız harflerden. Üfleriz kalabalık insanlara. Heyy insan deriz, etrafında dönüp durduğun o kibir denizi de neyin nesi?Üstelik isminin baş harfleri acz tutuyorken.

O yazdıkça, yüreklerimiz notalarında akıp dururken, mutlaka onun adına da yazacaktır birileri. Ben acz’iyyetimle elime devşirdiğimde kalemi, hangi cümleden yakamı sıyırsam da bir kendime dönsem diye hayıflanırken, altı çizilecek cümleler devleşiyor önümde. İyisi mi diyorum, kalsın cümle, kalsın harf, kalsın ses, ben sükûtumu yükleneyim bu duruşta. Ve hazır olda şiirler bekleteyim bu zarif adamın kelâmı önünde.

Hayatında acıyı ve hüznü birbirine karıştırmadan yaşayan, hep maddeden cimrilik gören, okul yıllarında çıkardığı ilk şiir kitabının taksitlerini okul harçlığı ile ödeyen ve buna müteakiben her ay başı, bankadan kitabevine kadar süren bir zenginlik yaşayan Zarifoğlu, umarız hak ettiği yeri daima bulur.Çoğunlukla şair yüzü ile edebiyat aynasında dem bulmasına karşın, edebiyatın her alanında atını koşturmuştur şair insan. Özellikle çocuk edebiyatı alanında bıraktığı eserleri, aslında ‘çocuğum sana söylüyorum, büyüğüm sen anla’ esprisi içinde gelişmiştir. Tek kelime ile örnek bir şahsiyet olan Zarifoğlu’nu ve şiir diyalektiğini Konuşmalar kitabında o dönem arkadaşlarından da dinleyebilirsiniz.

Ben derim ki son söz olarak, bir Zarif şiir tutturun bu dem dilinize, göreceksiniz söz neymiş, hayat ne kelime.


O sabah camiden ezan sesi gelmedi

korktum bütün insanlar bütün insanlık adına”

 

Mehlika Toyga / Edebiyat Ortamı Dergisi, Sayı: 8

 

Yorum (1) :: Yorum yaz! :: Bağlantı

27/4/2009 - Kemanı ağlatan adam...

Kategori: Gri Sesler


Farid Farjad, 1938 yılında Tahran'da (İran) doğdu. Fars Halk Müziği'nde çok derin bir birikime sahip olan Farjad, keman ile Batı Klasik Müziği üzerinde de çalışmalarda bulundu. Batı Klasik Müziği üzerindeki çalışmaları Fars müziğinin gelişiminde büyük öneme sahiptir.

 

Şu anda dünyanın en iyi keman virtüözlerinden biri olan Farjad'ın An Roozha I, An Roozha II, An Roozha III, An Roozha IV ve An Roozha V olmak üzere beş albümlük albüm serisi yayımlandı. Ayrıca sanatçının Golha Orkestrası adlı kolektif bir albüm de eserleri arasında yayımlandı.

 

 

Yorum (yok) :: Yorum yaz! :: Bağlantı

26/4/2009 - Country Müzik Yapan Müslüman!

Kategori: Gri Sesler

 

 

Kareem Salama

Kareem Salama Mısırlı bir ailenin çocuğu, Oklahoma'da doğmuş. Kendisini de doğduğu şehre benzetiyor. Oklahoma, Amerika'nın doğal kozmopolit şehirlerinden biri. Kareem de ailesinin Mısırlı olmasının ve yakın arkadaşlarının Latin Amerikalı olmasının etkisiyle  birkaç kültürü temsil eden bir fert haline gelmiş. Ailesi inançları noktasında hassasiyet göstererek Kareem'e dini hassasiyet aşılamışlar.


Kareem dinlemeye değer...

 

Yorum (yok) :: Yorum yaz! :: Bağlantı

5/2/2009 - Karıştır Çayını Zaman Erisin

Kategori: Sehir Gazeli




Yeni Cami'nin avlusundan, yuvası bozulmuş karıncalar gibi etrafa koşuşan insanlar, nereye ne taşıdıklarını bilememenin verdiği huzursuzluk ile desiseli bir ses topluluğunu andırıyorlar...

Seyyar satıcıların adım başı elime iliştirdikleri her nesne, dumanı üstünde bir öykü olarak kalıyor avuçlarımda. Yüzüme şiddetle çarpan bir bakışın, önüme düşen kızıllığında erimemek için rüzgâra bakınıyorum. Rüzgâr, sabahsız kuşların kanatlarını yüklenmiş, ıslığını yüzüme zorla dayatıp geçiyor. Dokunsan ağlamaktan çekinmeyecek çocuk gözleri, yoksulluğun verdiği arsızlık ile "Allah rızası için, geçmişimi sil üzerimden!" Der gibi önümü kesiyor. Allah rızası için almayın çocukluğumu elimden, diyorum. Kaçarcasına uzaklaşıyorum, besbelli kaçıyorum.


Yılların yorgunluğu gözlerine oturmuş hafif gençten, yaşlılığın alametlerini erken soluyan doğulu garsonlar, dillerine pelesenk olmuş, her dilden nağmeyi çekinmeden müşterilere bir nezaket buketi olarak uzatabiliyor. Hayır diyemiyorum bende bir müşteri olarak. Ne alırdınız? Sorusundan yükselen samimiyet karışımı ilgi, kırk yıldır tanışıyoruz izlenimi verse de bana, geleneğin ve yörenin üstlerine sindirdiği muhkem ritüellerin bir parçası. "Çaycı, getir ilaç kokulu çaydan / dakika düşelim senelik paydan!" (*) mısralarının dilime düşmesine engel olamıyor, geleneğin bir ucundan da ben tutuyor, dumanı üstünde bir çaya evet diyorum. İçimin tutsaklığını bastırdıkça, "Zindanda dakika farksızdır aydan / karıştır çayını zaman erisin / köpük köpük duman duman erisin!" (*) diyerek devam ediyorum zamanı yudumlamaya.


Kaç dakikamı bıraktım bilmiyorum, önümdeki üç-beş bardağı dahi taşıyamayacak kadar yorgun masaya, koca bir söğüdün yüreğini anımsatıyordu baktıkça. Saniyelerin üzerime üşüşmesiyle kendime geldim. Zaman yorar mı ki insanı? Oysa estikçe üzerimize, her şeyimizi alıp götürmüyor mu? Bakıyorum herkes gitmiş, ardında birer soru işareti bırakarak.


Ne zamandır içimde sütunlar halinde dikili duran dizelere tutunarak ayrılıyorum Yeni Cami'nin minareli ellerinden. Bakışlarımı da düşürünce yerlere, basacak yer kalmıyor kaldırımlarda. Tüm gücümü kalbime toplayıp, tüm varlığımla kalbimde toplanıp, Eminönü'nün salaş koridorlarına doğru yol alıyorum. Herkese bir şiir borcum olduğunu bilmiyordum, bakmayın öyle alacaklı gibi! Yalnızca üç harfe sığdırdığım lisanım hangi şiirin akranı ola ki? Üç adım daha atamayacak kadar, belirsizim. İzin verin üç adım geriye gideyim. Üç bahar öteye...


Sokaklar, kuruyan dudaklarına aldırmaksızın, her sese talip oluyor. İyi gitmeyen bir şeyler var, ya da bir türlü gidemeyen. Kalabalığın su yüzüne çıkardığı yalnızlığım, kapkara bir leke gibi duruyor üzerimde. İçimde kalan bir kaç parça umut kırıntısına kaç bin martı üşüşüyor bilseniz. Soluğumda kanatlanan lafızların kaç'ına kement vurduysam, o kadar yuvarladım dilimi sözlerden aşağı. Şiirin harflerimi hırpalamasından değil, bu şiire dokunacak tek-bir harfin bile bir daha ses vermemesinden korktum...


Gözlerinin kıyılarında hüznün yosun tuttuğu balıkçı'nın oltasına takılan düşüncelerim, allak bullak oluyor bir anda. Toplamaya çalıştıkça dağılıyor her yanım. Bu tuzağa balığın düşmesi gerekiyordu, balıkçının değil. Yoksa hafızam balıkla yer mi değiştirmişti? Kendi ummanına savurduğu oltasına, yine kendisi takılan ben miydim? Tutunacak bir parça yosundan bile yoksun muydum? Yoksun muydu hayattan mısralarım? Mısra diye bir şey yok muydu? Bir şey yoksa, yok muyduk?... Hayır hayır, balıkçının oltasında takılı kalan ben değilmişim. Düş'tü bu olsa olsa... Bir intihar payı çalmıştım kurşunlardan geçerken, şimdi ölüm açlık gibi vuruyor / kursağımda avuç avuç toprak, ağıtlarım ne yapmacık duruyor! Sözünü ettiğim habis şiir bu. Karanlıkla işbirliği yaptığı besbelli şairin. Ayak uçlarıma doğru yollanan ıssızlığın ölüm olması gerekmiyor, birkaç mısra yetiyor nefesimi soyutlamaya.


Marmarayı bayram yerine çeviren martılar, çoşkuları ve suya gösterdikleri imtina ile beni yaşıyorlar sanki. İçimde var olan yaşama heyecanına karşı, hep bir adımımı geride bırakışım, geçmişe gösterdiğim özveriyi geleceğe taşıyamamanın verdiği çekinceden ibaret. Arınmak, aranan ruhu bulmakla başlıyor. İnsan yaşamak istediği şey için ölürmüş. Ölmekle yaşamak aynı şey değil mi zaten? İnsan ölmek istediği şey için de yaşarmış, bildim ben.


Durağanlığı yüzlerinden okunan sular, hep aynı yerde durmaktan sıkılmış olmalı benim gibi, onları galeyana getirecek bir sesin üzerilerine düşmesi için sallanıp durmaktalar. Bende ayak uyduruyorum onlara elimde olmadan, yavaştan yavaştan kaptırıyorum kalbimi dalgaların ahengine, uğultusuna. Her hamlede ruhum bedenime girip çıkıyor. Söyleyip susuyor etrafım... Başlayıp duruyor rüzgâr... Bakıyor, görmüyorum... Ellerimi geri istiyor kuşlar... Ve ben, anı geri istiyorum Istanbul'dan.


Yürüyoruz gölgemle birlikte, minarelerden aşağı düşen sesler tutup ellerimizden götürüyor bizi. Islanmışız farkında olmadan, her damla içre gün'ah'larımızı da düşürerek, ıslanmışız. Kendimizi toplu halde buluyoruz, aff'a durmuş saflar halinde... Üzerimde gezinen kara lekenin eriyip aktığını görüyorum ruhumun kıyısından. İliklerime kadar ürperiyorum istemenin karşısında, verilenin bereketi kaplıyor ortalığı. Secde yokuşu uzadıkça yorgunluğum kısalıyor. Kardeşlerimle kurduğumuz omuz barikatı geçit vermiyor nefisten yana yıkılmalara, aldatılmalara... Nefesimize karışan melekleri duyumsuyorum. Bir kez daha görmenin nasibini tartamadığım muhayyileyi yaşıyorum. Hepimiz ölümden az öncesini görüyor, sonrasına gözlerin takati kalmıyor.


Yağmura bastığımı, bulutun kükremesi ile farkedebiliyorum ancak. Ardından kızgın bakışlarından çıkan ışık ele veriyor bizi, göz bebeklerimize kadar aşikâr ediyor. Korkmadım ıslanmaktan hiç. Usulca seyrediyoruz neon lambalarının izin verdiği yere kadar. Ötesine yer yok bu şehirde, ötesi de var mı ki? Neyse... Nereden esti bilmiyorum, çocukluğum çıkıveriyor çantamdan. Bakışlarımızı tokuşturup, gülüşüyoruz içimdeki benle. Akılları bir, iki meczup. Önce insan yüzlerinden kurtulmalıyız, toprağın yüzünü seçebilmek için. Yağmurun büyüsünü bozmak aklımızda uçuşan tek düşünce, çamurdan ellerimizle hemde.

Bütün bunlar Eminönü'nde mi oldu? Önümde emin olamadığım yeterince yol varken hem de. Yanıbaşımdan geçen zamanı fark edememişim, hayat günbegün kalabalıklaşıyor. Yalnızlık sırıtıyor üzerimde, kış güneşi gibi, sanki mevsimsiz ortaya çıkmış gibi, ne ısıtmayı becerebiliyor, ne de geri çekilebiliyor. Düşüncelerim soru-cevap siluetleri arasında gidip gelirken, yer değiştiriyorum yaşamanın bir sahnesinde. Yer değiştiren yalnızca ben değilim, varlık yokluğun, yokluk varlığın yerini almakta gecikmez elbet.


Oysa giden kısacık, gelen ne uzun...


Mehlika Toyga / Yolcu Dergisi, Sayı:52



Yorum (3) :: Yorum yaz! :: Bağlantı

30/1/2009 - Taş

Kategori: Gri dokunuslar
 

Bana izin ver anne!

Ölümün hiç ölmediği topraklara gideceğim. Kan otlarını söküp, üstüne hayatlar ekeceğim bahçemizin. Önümden çekil anne, ben acının bahçıvanı olacağım. Beyaz güllerimizi kan rengine boyayan o adama, elimdeki son beyaz gülü göstereceğim. Sen kırmızıdan başka elbise giymez misin? Diye sorarsa bana, benim kundağım da kırmızıydı, diyeceğim.

Göğün mavisini kaybettiği bir yer var, güneş değil bombalar aydınlatır evlerini, gece ve gündüz küsmüştür birbirine. Adı Gazze, soyadı savaştır orasının. Merhamet dediğini soyunupta girer zalim oraya. Ağzından kan damlayan mahluklar sarmıştır dört bir yanını. İzin ver, önce gözyaşı vadisini aşacağım, daha kundağına çok görülmüş bebeklerin yerine çığlıklar atacağım anne.

Bana bir taş ver anne!

Yürekleri tuğyan olmuş çocukların acısını yontacağım. Sonra fırlatacağım zalimin yüreğindeki uçuruma. Yarınını geçmişinden ibaret sayan körpelerin bugünü olacağım. Avuçları hep göğe doğru bakan küçük kızın eteğine kocaman dualar bırakacağım. Tebessüm nedir? Diye sorarsa bana, Cennet'te sana verilmiş müjdedir, diyeceğim.

Çocukların ağıttan başka şarkı bilmediği bir yer var, rüzgârlar bile eşlik ederken ağıtlarına, sükût hiç bu kadar hoş gelmez insan kulağına. Adı Gazze, soyadı savaştır orasının. Zalimin gözleri yoktur orada, kulakları işitmez, öldürmekten başka bir iş bilmez. Toprağa saplanmış taşlar gibi, batıp durur dünyanın ayağına. İzin ver, sözlerimi tutacağım, daha güvercinler uçuracağım Gazze'nin yüreğine, maviyi de bulacağım elbet anne.

Bana bir taş ver anne!

Bugün hiç olmadığım kadar hızlı koşacağım. Sana söz veriyorum, güneşi bulmadan geri dönmeyeceğim. Sen gözlerinde biriken bulutları kovala, ben bugün içimden ağlayacağım. Sakın ben yokken ölme anne, biz birlikte öleceğiz. Canımızı almaya geldiğinde melek, neden gülüyorsun? Diye sorarsa bana, şehitlerin son sözüdür tebessüm, diyeceğim.

Orada bir yer varmış uzakta. Savaş denilen hırsız, bütün çocukların hayallerini alırmış ellerinden. Çalarmış oyuncaklarını da, küçücük sapanlarından bile korkarmış. Kalem nedir, harf nedir? Bilmezmiş o adam, kaderlerini füzelerle yazarmış mazlumların alınlarına. Adı Gazze, soyadı savaşmış orasının. Çocukların yüreği kocamanmış orada değil mi anne? O adamın gücü yeter mi direnişimi devirmeye? Hadi tebessüm edelim anne...

Sen, bana kulak ver Gazze!

Kanın katı hali Yahudi sûretinde esir, acizliğin son resmini tok gözlerinde gördüm. Daldığın deniz değildi ey muhacir-i kebir, arşın gözyaşıydı sözümü şahit götürdüm. Hıçkırıktı düğüm düğüm taş edip elime dürdüğüm, kafirin boynunu vuran nazenin avuç içlerim, budur kan terleyen amatör cellada son sözlerim. Şimdi düşeş şiirler açarım toprağa, çocukluğuma inat ölüm damlar şakağıma...


Kan taraftarı ressamların düştüğü falso

Ağlamanın son halini üzerinde gördüm

Sükûtun duvar olup üzerime üzerime geldiği tablo

Sen yaşa çocuk, ben çoktan öldüm..

Mehlika Toyga


Yorum (1) :: Yorum yaz! :: Bağlantı

11/1/2009 - Doğu´dan Gelmekte Olan Bulutun, Toprağa Söz Geçirdiği Vakit

Kategori: Soylestik



Yerler ve gökler, adaletle ayakta durur...


Öyküleri ile kalemine aşina olduğumuz sevgili Yıldız Ramazanoğlu, Doğu üzerine yazılmış ender kitaplardan birine imza attı yakın zamanda. Doğu´yu keşfe çıkanların başında yer alan Edward Said´in Şarkiyatçılık kitabından sonra, tarihi damgalayan Doğu´yu belgeler altında toplayan mühim anekdotlar silsilesi diyebiliriz Bağdat Fragmanı için. Yazar, 2003 yılından itibaren insana dair, yeryüzündeki rahatsızlıklarına dair içinde biriktirdiklerini, Doğu´nun gerçek yüzü ile harmanlayıp, bir tarih bulvarı niteliğinde yazmış kitabını. Zamanı belgeler altına almış. Ramazanoğlu, bir teşvik üzere kitabı hazırlamaya karar vermiş.


Okuma Yeri
olarak, yenilenen libâsımız ile sizlere merhaba derken, Doğu´dan gelmekte olan bulutun, toprağa söz geçirdiği vakit´te, Bağdat Fragmanı´nı tekrar konuşturduk Ramazanoğlu´nun hanesinde. Avuçlarımıza istiflenmiş toprak ile Vira Bismillah diyelim;


Tarih bazen çok hızlı hareket eder... Geçmişin müzminliğinden yola çıkarak bir geri sayım yaptığımızda, 1955 yılında, Amerika´da uygulanan ırkçılık politikasına başkaldırıp, sosyal ve politik protestonun öncüsü,
Montgomery Otobüs Eylemi´nin menşei Rosa Parks´ın iç güdüsel cesaretini görmezden gelemiyoruz. Tarihin farklı yollarında, aynı çukuru kapatma derdinde olan Malcolm X ve Rachel Corrie de mücadelenin önderlerinden. Kitabınızda da sürekli mimlediğiniz, dünyanın üzerinde kara bir bulut gibi dolaşan, ırkçılık talihsizliğine sanat´ın nereden el uzatması gerekiyor? Ya da biz sanatçılar olarak yaşanan trajik boşluğu nasıl doldurabiliriz?


Açıkçası kendimi daha çok yazıcı olarak görürüm. Sanata değip değmediğini başkaları takdir eder. Sanatın dili elbette evrensel ve kuşatıcı. Gerçek anlamda sanat, hiçbir insan sesini ve yüzünü dışarıda bırakmaz. Bir insan hırsız, katil ya da başka bir mücrim olsa bile ilgiyi anlamayı dinlemeyi hakikatine eğilmeyi hak eder. Sanat yolu ile, normal hayatın akışı içinde farkedilmeyen birçok şeyi fark ettirmek, nesnelerin içinde çağıldayan varoluştan küçük de olsa bazı parçaları açığa çıkarmak, deşifre etmek mümkün. İnsanın şu dünyadaki macerasının nasıl büyük bir hikayeden koparıldığı ortada. Rumi’nin dediği gibi ayrı testilerde duran suların(sırların da diyebiliriz sanki ) testiler kırılınca birbirine karışması aynılaşması bizim nihai hakikatimiz. Bu hepimizin kalbinde yazılı olan kodlarla ilgili. Zaten bütün bu düşmanlıkların, savaşların, en temel kaynaklarından birisi insanların birbirlerini tanımaması, başka gördüğünün hakikatine eğilememesi. Bir de neye malolursa olsun sahibolma çılgınlığı. Bu gibi nedenler yüzünden işgaller ve şiddet ortaya çıkıyor. Ve bütün bu tıkanıklıklara karşı yolu açmada kör noktaları, karşılıklı iletişimsizliği kalpsizliği gidermede sanatın işlevi çok büyük. Bir kare fotoğraf, bir tablo, bir hikayecik insanın bünyesini değiştirebilir. Bu yönüyle vicdanları bilinçleri ortaklaştıran bir çaba sanat.


Devamı için tıklayın;
http://www.okumayeri.net/OzelSoylesiler.aspx?id=1&cid=2


Ayrıca Mustafa Nazif ile söyleşimizi okumak için;
http://www.okumayeri.net/OzelSoylesiler.aspx?id=14&cid=2

Okuma Yeri Özel Söyleşilerim



Yorum (1) :: Yorum yaz! :: Bağlantı

<- :: Sonraki Sayfa ->

Bencileyin

Beyrut'un gözyaşları şimdi, Kudüs'ün yanıbaşında, Müslümanlarsa uzakta, Sanki başka, Gelinmez bir dünyada... Bir gün ister istemez, Karşısında olacaksın kaçtıklarının. Dua et, O gün henüz mahşer olmasın...

Gri Umman

Mihenk
Rûznâme
Gri Sandık
Ali Ural
Ali Şeriati
Ali Çolak
Ali Bulaç
Aliya İzzetbegoviç
AleminRenkleri
Akif İnan
AralıkEdebiyat
Ahmetturanalkan
AyVakti
AyBurcu
AşkarDergi
Azam Ali
AnalitikBakış
BeyazBulut
BeyazGemi
Bizim Külliye
BuruciyEdebiyat
Büyük Doğu
Cahit Zarifoğlu
CafCaf
CafeSiyaset
Cemal Süreya
Cemaat
Cemil Meriç
DerGibi
DergaH
DinoMerlin
DiriliŞ
DünyAbülteni
DünyAbiziM
DoğuBatı
EdebisTan
Electronicintifada
Eşik Cini
Ey Sareban
FaridFarjad
Frm-Hadis Çizgi
Genç -Dergi
Gül Yetiştiren Adam
GoncaDergi
HaberSaati
Hakan Tunçbilek
Hakan Albayrak
HecE
Hermann Hesse
Haber-7
İHH
İsmet Özel
İsmail Kılıçarslan
İtüSözlük
İzEdebiyat
İzdihaM
Karagöz Edebiyat
Kardeş Kalemler
KitapYurdu
Kertenkele -Dergi
KentKitap
KritikDergi
KurtubA
Kur'anî Hayat
KörpeKalemler
Külliyat
Lara Fabian
LenaChamamyan
Loreena McKennıtt
Maher Al-Me'aqli
Mahsus Mahal Dergi
Majid Majidi
Malcolm-X
Malcolm-X Vakıf
Malcolm x / official web site
MaverA
MazlumDER
Mehmet Akif Ersoy
Minare-dergi
Millî Gazete
Mustafa İslamoğlu
Mustafa Nazif
Mohsen Namjoo
Mustafa Kutlu
Mustafa Ruhi Şirin
Murat Menteş
Mihail Nuayme
NFK
Nazım Hikmet
Nazan Bekiroğlu
Nizar Kabbani - Resim Dersi
Nuri PakdiL
OkumaYeri
OsmanlıcaTürkçe
ÖyküzeN
PressMedya
Rainer maria rilke
Rachel Corrie
RıhleDergi
Ramy Sabry
Sadık Yalsızuçanlar
SanatAlemi
SayhA
SeriGündem
Steve Mccurry
Son Ali
SühanDergi
TaraF
Tarık Tufan
TasavvuR
Tasfiye -Dergi
TimeTurk
TDK
TYB
TelveDergi
VuslatDergi
Yalnızlık Sözleri
YasakMeyve
Yaşar Kemal
Yen!lg!
Yedi-İklim
YeniSafak
Yeni DünyaDergi
Yıldız Ramazanoğlu
Yolcu DerGisi
ZamaN
ZenciDerviş
The MalcolmX Museum
Nurdal Durmus
Siraze
Düş Sokağı
Aşkın e- Hali
Ekşi Sözlük
FotoKritik
Aşkın Elif Hali
TakvaKöyü
VladStudio
GriTragedya
Dergi-lik
AZ-Edebiyat
Berceste
Bir Nokta
Derkenar
Kitap-lık
HaksözHaber
UmranDergi
Murat Menteş'i ilgilendirir
AltKitap
Metis Seçkileri
Can Yayınları
C. Zarifoğlu'na İmzalı Kitaplar
Yıldızramazanoğlu'nu Yazıları
Radyo Kahire

Ayrışım

Hane-i Dost

kafdagi
sessizyusuf
xemgin
suskunadam
mistikozan
ogzulmart
mehmet toprak
eleminaz
ozgurkursun
gzbks
feyne
biryaprakmisali
cundullahresul
necipgenc
filbahar
sepia17
aztoprak
cevatakkanat
gathering
araf21
safakkk
huznuyar
Mustafa Çolak
ilayusuf
beyazkalemim
kalemasigi
keremmisali