...Rûh-i Gusül...

2/5/2009 - Şah-ı Ezhar'ı Fatıma

Kategori: Gri dokunuslar

Fatıma'nın ektiği gözyaşı ki derûnumda büyüyen,

analardan analara devir devran sürülen,

cennetin kızlarına mihir deyü verilen,

karanlığın gündüzleri esir tuttuğu asrın

üzerini mihr-ü meh ile bürüyen.


Anka'yı saldılar da hüznün diyarına,

nurdan bir parça getirdi kuzgun sabahıma,

fi'l-hâl efendimden bir iz bırakıldı bana,

iffet ve tevazuyu bekleyen aşiyanıma...


Yüzü aydan aydınlık bir kadın doğdu şehre. Ahlâkı ki mü'min kadınlara ak çehre. Küçücük endamına bakmadı, babacığına oldu en asil-zâde. Şefkatine sarıldı Nebî'nin düştükçe her defada, kaldı ümmet kadınlarına izzet-i nefs nûmûnesi dünyada. Merhameti, asâleti, cömertliği, hürmeti ve muhabbeti yüklendi babacığından, analar sultanı kılındı fedakârlığından. Serpilince boyu posu o Mekke diyarında, zulüm çizdi yolunu bir öksüz sabahında. Ne de gençti kirpikleri çileyle bağlandığında, babacığının ardısıra yaprak yaprak döküldüğünde.


Bir kadın ki; ezharın son rayihası, aydınlığın son huzmesi, evlatların en hayırlısı, cümle Hasan ile Hüseyin'lerin biricik annesi, çilenin dar ağacı, nisa-i ümmetin seyyidesi. Adı Fatıma, öyle hassas ki dokunsan kırılacak. Öyle güçlü ki ümmeti sırtında taşıyacak. Öyle zekî ki erkeğini imrendirecek. Öyle hakim ki söze, kelimeler ağzından inci tanesi gibi dökülecek. Mahareti ve becerisi yaşından büyük, efendiler efendisi cennette onunla övünecek.


Tarih Bi'setin beşinci yılını ekliyordu sayfasına. Nurlardan bir parça nur koptu, düştü Peygamber kucağına, Fatıma'yı üfledi kulağına. İsmiyle hayır getirsin istedi ocağına. Anacığını erkenden kucaklayınca toprak, babasında buldu merhameti, sevgiyi. Tarihe bilmeyenler tanıklık ediyordu o vakit. Zulüm ki hak getire... Fahr-i Kâinat imtihanın doruklarındaydı. Ne gördüyse Peygamber, aynını gördü o küçücük gözler. Sabrın dünyaya kalkan olduğunu daha o yaşta öğreniverdi. Hicret yolu görününce Medine'ye teşrif ettiler. Nihayet büyüdü serpildi. Cemalini canına eş kılmak isteyenlere bereket geldi. Ancak O Rab katında çoktan nikâhlanmıştı bile. İnsanların en hayırlısına, sahabînin evveline, İslâm'ın büyüğüne, ilimde en derin olanına, imamların kadısı, kutlu yolun kahramanına...

Ahirine ibret bir çeyizle, cümlesine örnek sadelikte düğünle, Peygamber duaları eşliğinde birleşti ruhları. O ne yüce mutluluktu, Nebî'nin nesline vesile oldular. Rasul'ün, “bunlar benim dünyada kokladığım iki reyhanımdır” buyurduğu, O'na en çok benzeyen yedi kişiden ikisine, Hz. Hasan ile Hüseyin'e sahiplik ettiler. Bu övünç timsali yuvadan, sevgi, saygı, şefkat, merhamet, hizmet, firaset, tevazu, nezâket ve nezâhetin rahiyaları yükseldi istikbale.

Onlar ki cennetten kopma inci taneleri, dünyadan yana pek sıkıntı duydular. Fakirlik bellerini büktü, lakin yürekleri dimdikti. Tam da Allah'ın yardımını bekledikleri bir anda, Fahr-i Kâinat onlara; size istediğinizden daha hayırlısını haber vereyim mi? Buyurdu. Bunlar; otuz üç defa “sübhanallah”, otuz üç defa “elhamdülillah”, otuz üç defa “allahu ekber” demenizdir.

Hüznün üzerine akşam gibi çöktüğü anlarda sabırla aydınlandı Hz. Fatıma. Onun dünyası sahte mutluluklarla değil, maveranın arzusuyla dolmuştu. Babası ona bakınca aynaya bakmış gibi olurdu. Gülmesi O, ağlaması O... Canımdan bir parça derdi Yaradan'ın hakkı için.

Fatıma kimden razı olursa ben de ondan razıyım. Fatıma kimden razı olmazsa ben de razı değilim. Onu seven beni sevmiştir. Onu sevindiren beni sevindirmiştir. Onu gazablandıran ise beni gazablandırmıştır.”

Rahman'ın O'na ve nesline Cehennemi haram kıldığı Cennet'e pâ-nihâde bu canı, en çok da babacığının ayrılığı yaraladı. Hastalığı ağırlaştıkça kızına sürekli namazı salık veriyordu. “Sabret kızım! Sabır ne güzeldir! Sakın ola bana güvenip tembellik etmeyiniz. Zira ben sizi Allah'ın azabından kurtaramam. Namaza... Namaza dikkat... Namaza... Namaza... devam ediniz!” nidalarıyla İslâmın ana direğini ayakta tutun diyordu.

Fatıma hüznü kuşandıkça, Rasûl eğilip birşeyler fısıldadı kulağına. Hz. Fatıma ağlamaya başladı. Fahr-i Kâinat kızının ellerinden tutup tekrar birşeyler fısıldadı, bu kez tebessüm buyurdu nur abidesi. Duruma tanık olan Hz. Aişe merak edip sorunca şöyle izah etti kendileri; “Cebrâil aleyhisselâm her sene bana bir kere Kur'an-ı Kerim'i arz ederdi. Bu sene iki kere okudu. Anladığım ecelim yaklaşmıştır..." buyurunca babam, ağlayıverdim. Sonra beni teselli etmek ve sabrımı artırabilmek için tekrar bana: "Ehl-i beytimden bana ilk kavuşacak olan sensin."buyurdu, bu ayrılığın fazla uzun sürmeyeceğini görünce de tebessüm ettim.”

Canından katreler koparıldıkça mersiyyeler dizdi o mihr-ü mah. Babacığı dâr-ı bekâ'ya yolculanırken, elem ve kederi öyle ağır bastı ki, kavuşma gününü arzuladı durdu. “Ey Allah'ın davetine koşan babam! Ey mekânı Firdevs olan babam! Ey ölüm haberini Cebrail'den alan babam! Ey Rabbine kendisinden daha yakını bulunmayan babam! Diyerek tebessümü de babası ile birlikte gömdü toprağına. İsyan yanına bile yaklaşamazdı elbet, lakin acısının harareti dinmiyordu. Ey Ali dedi, “Allah'ın Rasûlü'nün üzerine toprak atmaya gönlünüz nasıl razı oldu?

Acı ile terbiye edilmişken ettiği sözleri yüreklerde yankılandı; “Üzerime öyle musîbetler döküldü ki, şayet onlar gündüzlerin üzerine dökülseydi, kararır da gece olurdu!”

Nur yüzüne tebessüm doğmadı bir daha. Toprağa matuf nazenin bedeni, çok geçmedi kavuştu Cennet'teki libâsına. Beş inciyle bir er bıraktı ardına. Haya öylesine işlemişti ki nefsine, ölürüm de erkeklerin arasına nasıl perdesiz çıkarım diye, dert edinirdi. O vakitlerde tabut bilinmez, yalnız kefenle giderdi mevta kabrine. Vakta ki ölümle tanışık oldu, ilk tabut O'na nasip olundu.

Sen ki dertliyim diye yakınan kadın! Derdin ne ise Fatıma'nınkiyle ölç, ancak onun sabrı ile tart. Üzerini örten gâm perdesini yırt tez elden, acın ki Cennet'te sana verilmiş Fatıma kapısı olsun.

Ya Rab! Amellerimizi Hz. Fatıma soyundan eyle. Heveslerimizi uhrevî olana sabit kıl. Her babaya bir Fatıma, her erkeğe bir Fatıma, her mü'mine bir Fatıma nasip et...

Mehlika Toyga / Turuncu Dergisi 

Yorum (0) :: Yorum yaz! :: Bağlantı

2/5/2009 - İçimden Geçen Zarif Adam

Kategori: Gri dokunuslar

Yazarlık bir militanlıktır, zira savunduğunuz, inandığınız bir düşünce var.

İster istemez o düşüncenin emrindesiniz... C. Zarifoğlu”


Bir zarif yaşamak vardı, bir şair yaşamanın zarifliği. Bir suya şiir yazmak vardı, bir sudaki şiirin zuhur-ehli olmak, o suda boğulmadan...

Hani bazı insanlar vardır, yazmak için doğmuştur. O Yüce Yaradan’ın kelâm-ı derya’sından nasibini fazlaca almıştır, belki de almayı bilmiştir. Bizim de bir Zarif amcamız var işte. Kendisine verilen sayılı nefesleri tüketmiş, lakin her nefesi için bir harf bırakmış ardı sıra. Gölgelenmek üzere uğradığı ağaç altında, fazla kalamamış, buna rağmen her keseye elini daldırmış, her keseden bir güzel adam çıkarmış, bunlar yedi güzel adam olmuşlardı.

Yedi adamdan biri bir gün / bir kan gördü / gereğini belledi / yâri asla koynuna / ayırmaz kanı yanından / beyaz haberlerim var kardeşlerim / - Bir güzel ince gelin / kabartır göğsünü toz duman içinde / gelinliği durur çıkartıp bıraktığı yerde / içerlerden bir taşlı tarladan / kaynayan nehrin gözünde / unutmuş gelin alınlığını / avuçları sıcacık yumulu bedenine dayalı / kalın bilekli badem topuklu / seyirtir o ince gelin / g r e v l i'lere şifalar götürmek için…”


Beyaz haberlerim var kardeşlerim, derdi Zarif amcamız. Şimdilerde o beyaz haberlere ne de muhtacız. Edebiyat dünyamızın adeta ebem kuşağı görünümünde seyrettiği son zamanlarda en çokta gençlerden bekliyoruz bu beyaz haberleri. Şiirin nesire, masalın öyküye, sözün sükûta karıştığı, susanla konuşanınayırt edilmediği şu zamanda bir üçüncü yeni arıyor gözler sanki. Bir yeni Zarifoğlu gelir mi bilinmez ama, en azından üçüncü yenilenmeye aç sözlerimiz. Bakınız ne de güzel sesleniyor şair insan; “Ümmeti gözetmem gerekli / ben seni beyaz haber ustası / olasın diye boğmadım-doğurdum

Gün tepeme değsin öğleye durayım / gün tepene değsin öğleye durasın / kökleri hem derinleri hem sığları sarmış / durmaksızın nimet devşiren / ceviz ağacının altında / öğleye durmayı / hiç düşündün mü ağaç neden hayvan değil: çünkü kan'dır hayvan / damardır ağaç”

Zarifoğlu üzerine yazılmış ve söylenmiş sözlerin çokluğu ve asudeliğinin yanı sıra, hakkında yalnız takdir mevcuttur. Ki şu ana değin kimse onu eleştirmeye cür'et edemedi. Kendini hep ikinci yeninin dışında sayan fakat aslında ikinci yeninin temel taşlarını oluşturan Zarifoğlu, tek başına bir yeniyi temsil etti hayatı boyunca da denilebilir. Kendisine zor anlaşılan şiirler yazdığı söylendiğinde ve sebebi sorulduğunda; “…Tarzım bu. Zor anlaşılırlık şiirin kendisinde olmalı. Ben bir amaçla yola çıkıyor değilim. Burada şu sorulabilir; Acaba zor anlaşır şiirler mi var, yoksa zor anlayan şiir okuyucuları mı?” şeklinde cevap verdi.

“…Şimdilerde şiirin ayağı yere basmalı diyorum, şairlere, yeni yeni şiire koyulanlara anlaşılır olmalarını salık veririm. Bir Yunus Emre olmak isterdim… Şair veya başka bir şey, bir mihenk taşımız var. Mücerret şiir açısından iyi veya kötü şairler olabilir ama ilk kıstasımız şairlik değil. İlk kıstas İslâm’dır. Değindik bir kere, İslâmi duyarlılık sahibi mi değil mi? Değilse ‘iyi şair’de olsa, aslında ona söz hakkı tanımamak gerek. Allah Resûlü onlardan bazılarına ölüm fermanı bile çıkardı. İslâm’dan başkasına söz hakkı yoktur."


“…Çoğu kez şiirin şairinden bağımsız olduğunu düşündüm. Şiir kendisi var. Bir rastlantı ile değil, tersinebir özel irade ile çıkıyor yeryüzüne. Şair şiirin aleti olmalı” şeklindeki sözleri onun İslâmi kimliği ve ümmete göstermiş olduğu hassasiyeti de açıkça ortaya koyuyor. Her ne kadar gençlik yıllarında serazat ve bohem bir şair-Zarifoğlu var idiyse de, ilerleyen yaşlarında toplumsal bir şair-insan gözlemliyoruz. Bunun yanı sıra Alman edebiyatı okuduğundan mıdır bilinmez, pek Rilke okumadığı halde Rilkevarî yazdığı söylenir. Ve şu ana dek eserlerinde göze çarpan başka bir özellikte bütün şiir kitaplarının ilginç, masalsı yada kurgusal bir minvâl üzere hayat buluşudur.

Kendisinden dinleyelim bunu; “…Şiir kitaplarımın isimlerine sıra ile bakarak, gerçekten özel bir serüvene tanık olmak mümkün. İşaret Çocukları; bir bakıma işaret edilen, gösterilen, seçilen çocuklardır. Bunlarda bir takım manevi yetenekler vardır. Bunlar büyürler ve güzel adamlar olurlar. Yedi Güzel Adam başlıklı kitap ve içinde yer alan şiirler, bu güzel adamları anlatır. Fakat bunlar adeta dünyevî, maddî bir mücadele içindedirler. Soylu bir davanın kavgasını yaparlar. İçlerindeki soyluluk, manevî güç bu kitapta daha çok irilik, adale kuvveti ve şecaat şeklinde belirginleşir. Öfkeli adamlardır bunlar, iri gövdelerine, rüzgârlı başlarına rağmen, ipince bir yürekleri vardır. Hassastırlar. Âşık olurlar. Sevgilileri bu anlatılan atmosfer içinde biraz belirsizdir. İyi gören gözler, bu şiirleri okuduğunda, sevgilinin zaman zaman bir kadın, zaman zamansa manevî bir özellik olduğunu görür… Ve işte bu kitaptan sonra, Menziller gelir. Bu güzel adamlar belli bir menzile doğru yola koyulurlar. Allah ve Peygamber sevgisi, dünya ihmal edilmeden ön plana çıkmaya başlar. Ve tasavvufî algılama daha netleşir. İşte son kitabımız olan Korku ve Yakarış, menzile doğru yol alan güzel insanların, bu mü'minlerin vardıkları makamdır, havf-ü reca makamı.”

İçimden geçen zarif adamı anlatmak için koca dağlar yüklüyorum omuzlarıma. Ki dağlar kadar kıymetim olsun onun nazarında. Sözlerini bir ipe geriyorum, sonra kurutuyorum güneşinde dünyaların. Harflerini öğütüyorum harmanımda, geleceğin zarif oğullarına nimetler saklıyorum böylece. İçimden geçen gün dönümü şiirlerden, gecelerime ışık dokuyorum. Işıkta karanlıktır çünkü gözleri alınmış yüreklere. Bakıyorum, ismimin baş harfleri acz tutuyor. Acziyetten gelmeyiz işte, tam’a yürüyen adımlar ürkekleşiyor birden. Hep bir acı doyuruyor karnımızı, ne çok acı var diyoruz, ne çok… Sanki acı olmasa aç kalacağız, acı olmasa çıplak.


Ah şu yalnızlık, kemik gibi / ne yana dönsen batar”. Ama biz o yalnızlığı alır, şiir yaparız harflerden. Üfleriz kalabalık insanlara. Heyy insan deriz, etrafında dönüp durduğun o kibir denizi de neyin nesi?Üstelik isminin baş harfleri acz tutuyorken.

O yazdıkça, yüreklerimiz notalarında akıp dururken, mutlaka onun adına da yazacaktır birileri. Ben acz’iyyetimle elime devşirdiğimde kalemi, hangi cümleden yakamı sıyırsam da bir kendime dönsem diye hayıflanırken, altı çizilecek cümleler devleşiyor önümde. İyisi mi diyorum, kalsın cümle, kalsın harf, kalsın ses, ben sükûtumu yükleneyim bu duruşta. Ve hazır olda şiirler bekleteyim bu zarif adamın kelâmı önünde.

Hayatında acıyı ve hüznü birbirine karıştırmadan yaşayan, hep maddeden cimrilik gören, okul yıllarında çıkardığı ilk şiir kitabının taksitlerini okul harçlığı ile ödeyen ve buna müteakiben her ay başı, bankadan kitabevine kadar süren bir zenginlik yaşayan Zarifoğlu, umarız hak ettiği yeri daima bulur.Çoğunlukla şair yüzü ile edebiyat aynasında dem bulmasına karşın, edebiyatın her alanında atını koşturmuştur şair insan. Özellikle çocuk edebiyatı alanında bıraktığı eserleri, aslında ‘çocuğum sana söylüyorum, büyüğüm sen anla’ esprisi içinde gelişmiştir. Tek kelime ile örnek bir şahsiyet olan Zarifoğlu’nu ve şiir diyalektiğini Konuşmalar kitabında o dönem arkadaşlarından da dinleyebilirsiniz.

Ben derim ki son söz olarak, bir Zarif şiir tutturun bu dem dilinize, göreceksiniz söz neymiş, hayat ne kelime.


O sabah camiden ezan sesi gelmedi

korktum bütün insanlar bütün insanlık adına”

 

Mehlika Toyga / Edebiyat Ortamı Dergisi, Sayı: 8

 

Yorum (1) :: Yorum yaz! :: Bağlantı

30/1/2009 - Taş

Kategori: Gri dokunuslar
 

Bana izin ver anne!

Ölümün hiç ölmediği topraklara gideceğim. Kan otlarını söküp, üstüne hayatlar ekeceğim bahçemizin. Önümden çekil anne, ben acının bahçıvanı olacağım. Beyaz güllerimizi kan rengine boyayan o adama, elimdeki son beyaz gülü göstereceğim. Sen kırmızıdan başka elbise giymez misin? Diye sorarsa bana, benim kundağım da kırmızıydı, diyeceğim.

Göğün mavisini kaybettiği bir yer var, güneş değil bombalar aydınlatır evlerini, gece ve gündüz küsmüştür birbirine. Adı Gazze, soyadı savaştır orasının. Merhamet dediğini soyunupta girer zalim oraya. Ağzından kan damlayan mahluklar sarmıştır dört bir yanını. İzin ver, önce gözyaşı vadisini aşacağım, daha kundağına çok görülmüş bebeklerin yerine çığlıklar atacağım anne.

Bana bir taş ver anne!

Yürekleri tuğyan olmuş çocukların acısını yontacağım. Sonra fırlatacağım zalimin yüreğindeki uçuruma. Yarınını geçmişinden ibaret sayan körpelerin bugünü olacağım. Avuçları hep göğe doğru bakan küçük kızın eteğine kocaman dualar bırakacağım. Tebessüm nedir? Diye sorarsa bana, Cennet'te sana verilmiş müjdedir, diyeceğim.

Çocukların ağıttan başka şarkı bilmediği bir yer var, rüzgârlar bile eşlik ederken ağıtlarına, sükût hiç bu kadar hoş gelmez insan kulağına. Adı Gazze, soyadı savaştır orasının. Zalimin gözleri yoktur orada, kulakları işitmez, öldürmekten başka bir iş bilmez. Toprağa saplanmış taşlar gibi, batıp durur dünyanın ayağına. İzin ver, sözlerimi tutacağım, daha güvercinler uçuracağım Gazze'nin yüreğine, maviyi de bulacağım elbet anne.

Bana bir taş ver anne!

Bugün hiç olmadığım kadar hızlı koşacağım. Sana söz veriyorum, güneşi bulmadan geri dönmeyeceğim. Sen gözlerinde biriken bulutları kovala, ben bugün içimden ağlayacağım. Sakın ben yokken ölme anne, biz birlikte öleceğiz. Canımızı almaya geldiğinde melek, neden gülüyorsun? Diye sorarsa bana, şehitlerin son sözüdür tebessüm, diyeceğim.

Orada bir yer varmış uzakta. Savaş denilen hırsız, bütün çocukların hayallerini alırmış ellerinden. Çalarmış oyuncaklarını da, küçücük sapanlarından bile korkarmış. Kalem nedir, harf nedir? Bilmezmiş o adam, kaderlerini füzelerle yazarmış mazlumların alınlarına. Adı Gazze, soyadı savaşmış orasının. Çocukların yüreği kocamanmış orada değil mi anne? O adamın gücü yeter mi direnişimi devirmeye? Hadi tebessüm edelim anne...

Sen, bana kulak ver Gazze!

Kanın katı hali Yahudi sûretinde esir, acizliğin son resmini tok gözlerinde gördüm. Daldığın deniz değildi ey muhacir-i kebir, arşın gözyaşıydı sözümü şahit götürdüm. Hıçkırıktı düğüm düğüm taş edip elime dürdüğüm, kafirin boynunu vuran nazenin avuç içlerim, budur kan terleyen amatör cellada son sözlerim. Şimdi düşeş şiirler açarım toprağa, çocukluğuma inat ölüm damlar şakağıma...


Kan taraftarı ressamların düştüğü falso

Ağlamanın son halini üzerinde gördüm

Sükûtun duvar olup üzerime üzerime geldiği tablo

Sen yaşa çocuk, ben çoktan öldüm..

Mehlika Toyga


Yorum (1) :: Yorum yaz! :: Bağlantı

29/12/2008 - Söz "Gazze"den öteye geçemiyor...

Kategori: Gri dokunuslar



Önce yüreğimizdeki Kudüs'ü işgal ettiler,
biz savaşı önce kendimizde kaybettik...

Oğlum sen artık, 
şarapnel gibi yağmalısın,
düşmanı güzelce vurmalısın!

C.Zarifoğlu

"Gazze"li çocuk, elindeki taş mı?
yoksa karşındaki taş, kalbe açılan ateş mi?

Yorum (6) :: Yorum yaz! :: Bağlantı

25/10/2008 - Fenomen

Kategori: Gri dokunuslar



…bağışla beni ey gök, gözlerimde bir ‘yâr’ saklanıyordu
yağamadım bu gece!


Kaptanlar çelişkili şiirler taşıyor gemilerinde, martılar daha bir şüpheli çırpıyor kanatlarını. Denizlerin sesi kısılmış susmaktan, suların beli bükülmüş. İhtiyar limanların saçları hep yeşile bakıyor. Buruşuk elleri ile bir güneş denize dokunuyor, bir avuç su yudumluyor ve akşama karışıyor ardına bakmadan. Sular karanlığını giyiniyor artık, yataklarına uzanıyorlar usulca. Bir dolunay örtülüyor üstlerine. Rüyalarına Mehlika’lar düşüyor.


Deniz fenerlerinden mutsuz kadın çığlıkları süzülürken, kuşlar fecir türküleri seriyor kaldırımlara, sokaklara. Bense payıma düşen acıdan notaları yudumluyorum, bir sabah kahvesi tadında. Dinginliğinden belli olmuyor mu diyorum terk edişlerin tazeliği. Boyacı çocukların siyahları daha çıkmamışken tenlerinden, gözleri sulu-sepken bakıyor boya sandıklarının. Her şey yaşlanıyor gittikçe… Mevsimler bile. Bir yaprak intihar dileniyor dalından. Ya insan?


Hani şu kendi gençliğini maktul eyleyip, sonra katilini arama yolunda zamanına da kıyan, o tuhaf yaratık. Bir engizisyon hâsılı, kendi elleri ile kendini döven eşref-i mahlûkat.


Şimdilerde ben masal kaçkını kahramanların hikâyelerinde duraklatıyorum adımlarımı. Bavulumda birkaç yaşanmışlık kırıntısı, bir ölümün küllerinde ısıtmaya çalışıyorum üşüyen tutkularımı. Yol döküyorum önümdeki uçurumlara. Bir yorgunluk önümü kesiyor. Başımı yaslıyorum omuzlarına dağların. Ağzı dili kurumuş ırmaklardan geçiyorum. Ayrılık öyle hırçın esiyor ki, saçlarını döküyor ağaçların. Saçlarımı döküyor! Öyle ki bu çölde bir ben, bir de kuyular ağlayamıyor.


Biraz yağmur yağsa diyor şair, ağla! Diyorum
Biraz anlatsam kendimi diyor damlaya, sus! Diyorum
Biraz kış olsa diyor bu mevsim, gideyim! Diyorum
Biraz gidiyorum şimdi, şairim! G
idiyorum
Ama üşüme...


Tüm yolcuların dikkatine, diyor bulutlar. Birazdan soluyacağınız rutubetli satırların faili birazdan burada olacak! Kuşlar rikkât kesiliyor anonsa. Ağaçlar başlarını göğe doğru uzatıyor. Dereler, ırmaklar, denizler göğe doğru akmaya başlıyor. Hilkât nicedir bu an’ı bekliyor. Gecelere yürünen adımlar bitmek bilmiyor. Gündüzler güneşleri taşıyamıyor artık. O an bir türlü gelmiyor!

Bir nisyana kurban gidiyor, eli öpülesi sözcükler. Fiiller uçuşuyor ortalık yerde. Kaldırımların yüzüne sıfatsız attığım her adım, inleyen birer çığlığa dönüşüyor. Taşlar yüzüme acılı bakışlar fırlatıyor, o an uçmak geçiyor içimden. Olmayan kanatlarımı çırpıyorum, olmuyor! Bir söz aklıma ilişiyor; acaba diyorum beni acıtan yürekler de acımı okuyup gözlerimden, uçmak istiyorlar mıydı?


Heyecanın dahi heyecan ile beklediği o muhkem fail, yola çıkmak için bir akrebin peşinden koşuyor. Yelkovan da failin peşinden. Bir kargaşada sürükleniyorlar. Azığına sabır koymayı unutan hilkât, sabırsızlık ile boğuşup duruken, bir gürültü kopuyor!


Sesler boğazlanıyor. Yırtık ağızlar dikilecek terzi aranıyor. Ağızlar dikiliyor tevbeden iplikler ile. Ama ya yırtılan yürekler? Onları da diken bir terzi var mıdır acep?


Yolculuk öyle uzuyor ki, yollar bile sıkılıyor. Bulutlar asumanlara küsgün, güneşin önüne kimseler geçemiyor. Sular birleşmiş, bir tufan hakkında konuşuyorlar. Ben bir Nuh gürültüsü kadar meftun bakıyorum gemilere. Bulutlar ağızlarını açmadan, kapıyorum tüm sözlerin önünü. Kurak kalemler kol geziyor ellerde. Hiçbir hesap tutmuyor, sayılar bile hafızasını yitiriyor.


Asil rüzgârlar esiyor tahtında şiirlerin ve fermanlar başlarını kesiyor harflerin. Susturuluyor korkular. Geleceğin çenesi bağlanıyor. Doğu batı ile yer değiştiriyor. Ölüm şah’a kalkınca böyle aheste, dünya büyük bir mide bulantısı geçiriyor…

Mehlika Toyga / Ayvakti Dergisi, Sayı; 97


Yorum (7) :: Yorum yaz! :: Bağlantı

19/8/2008 - Son Düzlükte Bir Hüzün Furyası

Kategori: Gri dokunuslar



İçimden dedim bir vakte uzanmalı yüzler. Yağmurların iri yağdığı o vakte. İnsan o güzel uykusundayken, şiir doğuran bir çığlık boğmalı kenti ve şairini bulmalı dedim .

Düş ve dua arası bir vakit… Taşköprü yetmişli yılları omuzlamış. Bir de sessiz harflere öncülük edecek, mahcup ve duru bir adamı. Söze  hep “Ey hayat!” diye  başlayan bir adamı… 

“Ağzın tat görmesin ey hayat! Yine kandırdın beni…” 

Ve hayatın ilmeği kaçmış. Aradan şiir görünmüş.

 “Oku” emrinin insanlığa büyük dağlar ardından yankılandığı o güzide vakitten bu yana, insan seslere giydirdiği harfleri somutlaştırma yolunda da büyük aşama katedmiştir. Öğrenmenin başlıca gayelerinden biri olan okuma-yazma süreci, düşünmenin ardından insanı insan yapan yegâne gerçeklerden biridir. Buna müteakiben insan için bir iletişim aracı olmayı da kapsayan okuma-yazma, yaratıklar arasında insanı, yaratılmışların en doruğuna ulaştıran imtiyazlı bir özellik olagelmiştir.

İnsanın kendini ifade etme estetiğinin öngörüsü olan bu davranış, doğduğu andan itibaren jestler ile başlayıp devam edegelmiş ve daha sonra insan için farklı evrelerden geçtikten sonra psikolojik bir gereksinim halini almıştır.

Hamurumuza katılan mayanın karakteristiği  bize düşünmeyi, öğrenmeyi, merakı ve keşfetmeyi aşılamıştır. Öğrenmenin gerçekliği okumadan sonra yazıda vücud bulduğundan, yazı artık hayatımızın en büyük ayinesi haline gelmiştir. Ve Rahman insan içinden seçtiği elit bir kısma bu ağır görevi yükleyivermiştir.

Nefes demek yazmak demektir onlar için. Ve hatta ağlamak, susmak, haykırmak, savaşmak dahi kalemin iman ettiği mefhumlardır onların gözünde. Konuşmadan durmanın olanaksızlığı, bu insanlarda  yazmadan durmanın olanaksızlığı halini almıştır. Belli bir düzeyi yakalayan insan yazıyı çeşitli şekillerde biçimlendirmiştir. Kimi bileklerini şiirlere dolamış, kimi hayatın olur-olmaz karelerine öykünmüş, kimi yaşadıklarını sahifelere terennüm edip adına roman demiş ve gün olmuş insan “büyük düşünür” olmuş, büyük  yazmış….

“Ve mürekkebin kuruduğu yerde kan vardır !” Gerçeğini bilip akleden her yazarın ardında, koca bir ağaç vardır. Aileden kaynaklanan bir toplu yaşama metazorisine maruz kalan insan için, topluma seslenmek şüphesiz yazın hayatının mihenk taşıdır. Aynı vücudun koparılamayan organları gibi birbiri içinde acı ve mutluluk vs. duygularını aynı harmana savurup, aynı değirmende öğütmeye muhtaçtır insan. Söyler, dinler ve dinletir…

Hem söyleyen, hem söyleten, hemde dinlemeye doyulmayan bir kalem çıkar burada karşımıza.

Kalemin tacını nicedir başına takınmış olan şiir, bir sultan ahesteliği ile otururken karşımızda ona tacını giydiren bir isim gelir aklımıza. İbrahim Tenekeci. İnsanoğlunun kimisine doğarken kundak niyetine hüznü  sarmıştır annesi. Bunlardan biride Tenekeci  kuşkusuz.

Edebiyatımızın üzerine modern giysiler senkronize ettiği şu vakitler, kelâm tahtına çeşitli periyotlarda yaptığı dokunuşlarla en güzel libâsı oturttuğunu düşünürüm Tenekeci’nin.

 Hayata dair herkes mırıldanmıştır kendince söylenceler. Ama bir başka duruyor işte ustasının elinde. Aslında ilk olarak şair mizacı karşıladığındanmıdır bizleri bilmem, Tenekci’nin tadına doyulmaz o üzgünlük metinleri ve son düzlük isimli denemesi de üzerinde uzun uzun konuşulacak kadar elzem yer tutar edebiyatımızda.

Kim ne derse desin, Alman Edebiyatı'nda Genç Werther’in Acıları nerede duruyorsa, Üzgünlük de Türk Edebiyatı'ında aynı yeri kaplıyor.

Edebiyat dünyası olarak sancılı bir dönem yaşadığımz şu son dönemlerde, eli kalem tutanın adını edebiyatçı koyduğundan dem vurarak, yazmak fiilinin her adamda çekiminin olmadığını görüyoruz.  İşi erbabına bırakmak gerek sanki bu safhada. “Bir-ki deneme”lerle yazılmıyor sanat.

“…Zar tutuyorsun ey hayat bu kaçıncı sevgili
Yanlış ata oynamışım gözlerim öyle dedi.

Güzeldim de galiba bunu nasıl söylesem:
Eline sağlık Tanrım leyla çok güzel olmuş
Tanrım eline sağlık dünya da çok güzel olmuş
Keşke biraz ölmesem.”

Keşke biraz öldürmesen! diyesi geliyor insanın bu dizlerden sonra. Güzellik uykularına dalmış genç edebiyatçılarımıza “Ölün ve Uyanın!” diye seslenen Tenekeci, tam bir İbrahim portresi çiziyor karşımızda. Önce âlev alıyor kelâm gözde, sonra bir bakıyorsunuz her yer gül mevsimi oluvermiş.

 “…Beni ateşinle koru su içip geleceğim
Kardeşimi de koru bir diğer kardeşimden
Ve kimseye söyleme beş mermin olduğunu
Seni kral sansınlar ve sen de hisset bunu
Hisset ki iliklenmesin göğsüne
Köşeye kıstırılmış bir kaçağın korkusu”

 Kardeşimide koru diğer kardeşinden derken ki incelik işler ruhumuza burada. Kardeşilik kavramını bir kez daha çarpar yüzümüze ve çıkar dışarı;

“…Yoksun ya
Güvercin avlıyor avluda kedi
Kızlar gülüşüyor bahçede
Gül üşüyor –gül üşür-
Yoksun ya, bezden anne
Yapıyor öksüz
Öpmek için kendisine.”

 Yine bir sükût oturur içimize “ah” ile karışık. İşte yine şiirin belini kırıyor adam. 90’lı yıllara damgasını vuran şairimizin birkaç nüktesi ile nokta koymak isteriz yazımıza.



"Rabb’im sen olmasan
Kimin aklına gelirim ben."

İstanbul: " sağlı sollu park etmiş evler..."

İyiye gitmek: " doktor, her geçen gün iyiye gittiğimi söylüyor.
İyinin neresi olduğunu soruyorum ona. Birtakım tıbbi terimler sıralıyor ve sonra garip bir şekilde gülüyor."

Benim hayatım: Hızla giden bir taksiyi durdurup şoföre saat sormak.. Benim hayatım böyle bir şey olmalı.

Sempati:" -ben de buranın yabancısıyım
İlk defa gittiğim bir şehirde, en çok kimlere sempati duyuyorum?
Adres sorduğum zaman, yukarıdaki cümleyi kullananlara..."

İntihar: " ´intihar, can alıcı bir konudur´ , dedim.
Güldüler..."

Yedikule göğüs hastalıkları hastahanesi, 3.servis

"Canımı alma, o bana lazım
Demiş bulundum, değil mi tanrım..."


 Rahman’ın “oku” emrinden sonra, bu oku’maya kulak verenlerden seçtiği ve kalemine “Ol!” dediği bu asude şahsiyete teşekkürlerimi bir borç biliyorum.

Hüzün yakanızı bırakmasın…

 Mehlika Toyga

Yorum (3) :: Yorum yaz! :: Bağlantı

4/6/2008 - Filistin’de bir yürek tutulması II

Kategori: Gri dokunuslar

“nefesinden üfürüldüğüm kelâmın sonsuz sahibi adına…,,

 

 

Toprağa düşünce gül'ün endâmı,
dikenine rağmen gül'ü kucaklamanın hâzzını yazdı toprak...

 

Pencereme vuran bir  sonbahar, yağmur besteliyor sokaklara. Yağmur, nede güzel şavkıyor ağaçlara, yapraklara. Sokaklar küsgün naralar savuruyor göğe. Yankılanıyor enseme çarpa çarpa sesler. İnatla duyuyorum bu serzenişi. Kapamıyorum kulaklarımı. Kapamıyorum hiçbirşeyi, tüm sözlerin önünü açıyorum çığlıklarımla. Yol gösteriyorum  dağa, taşa, suya ve  toprağa. Susmuyorum. Ben susmuyorum ki, duysun  çocuk! Gök bûseli şiirler bırakıyor yüzüme. Yüzüm yüreğime söz geçirmek için sağanak sağanak boşalıyor ellerime. Dünya sırılsıklam işte. Bir ses inadına yalnızlık şarkıları dokunduruyor kulaklarıma. Sonra sesler boşluğa çarpıyor, boşluk bende dem buluyor.  Ellerim âh ellerim, gecikmiş bir gün yazısı için kanıyor. Gecikmiş ağıtlar için yer açıyorum yüreğimin arka bahçesine. Annelerden geçiyorum, yârenler seçiyorum, eli öpülesi. Yüreğim tutuluyor düştükçe encâmına. Metruk bir harf oluyor pür melâlim. Belki de yağmura bile çok görülen bir kum tanesi olarak kalıyorum yeryüzünde. Nasibine çöl düşen Kays’a bile yetişemiyor serencamım. Çöl ve gül. Gül ve çocuk. Çocuk ve toprak. Ve toprakta bir düş…

Rüyaya düşünce gece'nin endâmı,
karanlığına rağmen yıldızını kucaklamanın rengini yazdı rüya...

Bir düş kıyamındayım. Yine harflere dayadım sırtımı, karanlığı tüketene kadar akıyor kalem.  Hatırlarmısın bilmem, ellerime perdelediğim onca kahrın, onca sızının, oluk oluk aktığı bir şiirden geçmiştik önce. Ki bana yazının sûret-i ahval’ini giydiren ellerinin maverasında saklıydı hayat belkide. Harfler bir tükenişin sayhasında keşfedilmeyi bekliyordu sessizce. Eksikliklerin bir kez olsun tam’a eremediği bir hayatın eşiğinde karayağız bir oğlandın ya sen. Öyle ki sözler gönlü kırık bir sazın akord edilmemiş nağmeleri gibi dökülürdü ağzından. Kim dokunmaya kalksa tınısına âh ederdi. Sen ki güneşin kanatlarında yoğrulup, mevsimlere zemheri güfteleri salan müzmin bir güz yağmuruydun. Hani bakmasan toprağıma, bırakmasan o nefti gölgeni, sahralardan öte geçecek yol mu kalırdı. Hayatla memat arasındaki bunca kahır, ahir ömrüme yer mi biçerdi? Ser verip sır vermezken yokluğun, baktığım her yana dolmuşken varlığının buğusu.. Ben bu gergefin hangi rüzgârında savrulayım be çocuk? Ama şimdi tam zamanı harfleri dize getirmenin. Sükûta paye biçmenin. Sözün göz hakkını vermenin. Kırılmadan kalem…

 

Hayata düşünce hasret'in endâmı,
firkatine rağmen vuslatının şiirini yazdı hayat...

 

Hava pek kalabalıktı bu dem, odayı yalnızlıkla doldurmalı tez elden. Bir mektup savurmalı gözlerine önce. Bir mektupta gecenin ortasına açmalı. Bir söz düşmeli dilime senden. Ama saklamalıyım onu, yeşermeli bu köz . Gün görmemeli şimdilik. Zamanı vurduğunda güneşin,  tutup çıkarmalı onu ellerin. Ama ben hazır değilim. Ben hiç hazır olamıyorum. Ya da ben hiç hazır olamadım sana çocuk. Hep bir şarkı dinlerdim ya hani! Kimseler duyamazdı benden başka. Yalnızlığın koridorlarında hep düşürdüğüm gölgemi, bir mum alevi ile tutuşturduğun günün ertesiydi. Yüzüne vuran çaresizliğin arazında kaldım. Adımlarıma eşlik eden hercümerç bir saplantıdan öteye geçemedi ayaklarım. Suskunluğuna bedel biçemedim, çaresizliğimin diyetini ödeyemedim. Yüzüne düşemeyen yüzüm için affet beni! Ses giydiremediğin her kelimen için bir sükût borcum var sana. Şimdi onu ödemek için dilimi şehit veriyorum bir söz tufanına. Âh Filistin! Âh Hanzala! Kaç sus payı prangalar dilimizi sana baktıkça. Kaç yırtık yürek sel olur ardından. Kaç bilek sapanla dolar âhından. Yüreğimi bin parça eder, her bir parçadan sana yüz yaparım. Yeter ki, sen de doğ güneşin yüzüne. Yeter ki, sende bak yüzüme. Yoksa yanarım. Yanarım be Hanzala. Sen de gelme üstüme. Ve susma sakın sen! Sen susma ki, duysun dünya! Uyansın uykulara  saklanan rüya.

 

 

Senin güneşin vardı hani, bulut hep boynunu büker,

yağmur hep af dilerdi gözlerinden

Bugün bir cemre düştü şehrime,

senin güneşin vardı ya, küstü artık ellerime…

 

Yorum (1) :: Yorum yaz! :: Bağlantı

4/6/2008 - Filistin’de bir yürek tutulması!

Kategori: Gri dokunuslar

 


"Yağmuru dök gözyaşıma, bulutlar incinmesin…”

Gelemedim ey çocuk! Gelemedim, sesine yürek değdiremedim. Yine yağmuru dinledim ama hani olur ya belki yârdan bir haber salmıştır diye toprağıma.  

Söz uçmaz, kalem geçmez bir şiirin ortasındayım şimdi.  Tam susuşların sahnede olduğu,  yüzümü kör avluda dilsiz bir inlemeye iten o siyahın. Vicdan vicdan diye haykıran gözlerinin ablukasında, kaldım. Kırıldım. Tuz buz oldu ellerim. Dokunamadım saçlarına küçük kız!...

Kelimeler ceplerimde yürüyorum. Kıyamet konulu bir gök altında, yürüyüşümü tetikliyor bir ses. Sese yürek kesiliyorum. Apansız bir çığlık oluyor gözlerim birden. Bir çocuğun duygularını masaya yatırıyorum yüreğimin mahkemesinde.  Derken … Karanlık yine geceyi ve şehri büsbütün kucaklıyor. Küçük kız yine saçlarını geceye salmış, dudaklarına hüzün perdeli bir türkü tutturmuş, defterine kaderini işleme zahmetine katlanıyor. Yüreğinden esen bir hasret meltemi tek tek döküyor yapraklarını, beyaz sayfalar kılığına girmiş toprağına. Ta ki hoyrat bir füze toprakla yüz-göz olana dek.  Havsalasına yürek ikizi geliyor birden. Dokuz ay damarlarında akan, sonra sol yanını bir tükenmişliğe kötürüm kılan ve ölümle yer değiştiren yürek ikizi. Bir damla vefa bırakıyor gözlerinden aşağı, düştüğü yerde bir gül peydah oluyor. Ve o gece gülün sûret-i ahvalinde asılı kalıyor.  Ben bir dikene dokunuyorum, bir güle.  Bir kana bulanıyorum, bir tütsüye. Bir çöle düşüyor yolum, bir zemheriye. Zıtlıklar ülkesinde gergef dokuyorum.

Geceden alacaklıyım diyor küçük kız…
Saçımın okşanmayan her teli için, gölgemi bulutlara salacak kadar hem de!...

Gözlerinin siyahı geceyi ve sokağı işgal ediyor. Bir bakışı yeryüzüne yıldızları râm eylemeye yetiyor. Ben bakmaya korkuyorum. Belki de utanıyorum. Taşladığım yıldızların üzerine düşmüş olması ihtimalinden. Karanlığa karışıyorum. Ama karanlığı bile karıştırıyorum. Küçük kızın yüzünde aylakça geziniyorum. Görüyorum. Şehir yüzüne vurmuş, belki de şehir yüzünden ibaret. Belki de yeryüzü bütün asaletini bu yüzden almış. O gülünce bahar geliyor, kuşlar gözlerine koşuyor. O gülünce sözcükler yüzünün iskelesine şiir taşıyor. Kıskanıyor kalem bile. Ufkuna ulaşamıyor hiçbir kelime. Küçük kız şehre bir gül ekiyor o gece. Siyahî bir fidan. Yalnızlık ninnileri söylüyor ona. Birde usanmadan kanıyor. Ki biliyor, ona rengini verecek tek şeyin kurak gönlünde beslediği yağmurlar olduğunu. Ve biliyor. Bu gülünde bir gün birinin gözlerinde mutlaka solacağını.

Güneşten alacaklıyım diyor küçük kız…
Ebem kuşağına düşüremediğim her bakışım için, yedi kez ölecek kadar hem de!...

Beyaz bir gecede esmer bir yıldızım şimdi. Kaşla göz arası bir ay ışığı kadar sıcak. Küçük kızın yüreği darağacında tutsak. Sanki dokunsam uçacak. Susma küçük kız! Daha eteğine kuşlar konacak. Kıskandırma geceyi. Daha denizler yüzünde dem bulacak. Ben satın aldım bak, doğduğun gün seni öldüren heceyi. Kıskandırma taş kalbime düşeni. Düşüreni görünce izbeler ardı olduğum gölgeni. Beni beyaz sayfaların kara lekesi kılan, sözle köz arası bir ateş kadar tutsağım sana.  Onca laf yığını arasından, nereye çıkar ki bu ağıtın sonu. Söylesene? Aynı bulutun yağmurunda mı ıslandık seninle. Ondan mı her rüzgârda ağlayışımız. Ondan mı gözümüze kaçan tozlar. Sen, kırmızı başlıklı şehrin kızıl yürekli kızı! Sabahı olmayan gecelerinin mürekkebine bulanınca kalbim, sana yazmanın zorluğu dile geliyor kalemde. Yapamıyorum. Kelimeye her hali giydiren el, sana baktıkça tereddüde yol veriyor. Çekiliyor mürekkep, denizlerin suyu gibi. Çünkü anlıyor çöl yağmuru olmak her bulutun harcı değil. İsmin mecnun halini giyiniveren kelime, iş çöle gelince Kays oluyor nedense.

Sen ki, kırmızı başlıklı şehrin kızıl yürekli kızı!

Bil ki bahara yenilmedim ben. Bakma gözlerimin sarısına. Yalnız yapraklara vermedin rengini giderken, sözlerde sapsarı kesildi sen elveda derken. Şimdi öyle uzak ki geldiğim yollar. Galiba yanlış kıyıya vurdum, denizim olur musun rıhtımsız. Ve galiba yanlış öyküdeyim, beni yeniden yaz küçük kız. Bu masalın ağırlığı benim yüzümden. Çünkü bütün noktalama işaretlerini üzerimde taşıyorum. En çok ta üç noktadan başlıyorum söze. Sana vereceğim ahitlerime üst üste iki nokta koyuyorum. Dualarıma virgüller sıralıyorum ki hiç sonu gelmesin. Haykırışların çelme takıyor bana. Düşüyorum. Bu şehirde her yer ünlem dolu. Bende şaşıyorum aklımı. Ve anlıyorum neden bakışların hep soru işareti nakışlı? Gözlerime kara sular indi artık. İyisi mi sen üç noktamı geri ver bana. Yolumu kaybettim ben bu masalda…

Sesin Rabbi’ne andolsun ki,

Artık en sessiz yanımdan ağlıyorum sana küçük kız,

en çığlık yanımdan vurulmuşken!

 

Yorum (yok) :: Yorum yaz! :: Bağlantı

4/6/2008 - Zamansız Şehrin Kum Saati

Kategori: Gri dokunuslar

                                “Taşta bir görüntü uyuklar, görüntülerimin görüntüsü,,

                                                                                        /  Nietzsche

Sensizlik bir şehir olsaydı dedim,

Sensizdim,  o şehri yakmaya geldim…

 

Evdeki hesabın çarşıya uymayan yüzüydü  bana aşk dedikleri. Ekim’e sevdalı bir eylül güneşi tepemde. Yaramaz çocuklar gibi. içim üşüyor bu aralar. içsizim ya ! Güneşe bile tezat oluyorum. Aşk’ta bir türlü dikiş tutturamıyor ellerim. Hiçbir söz’de düğüm olamıyorum. Her  gün batımında  gözlerime bir bulut oturuyor gözyaşından bozma. En sulak şiirimi giyinip atıyorum kendimi sokağa.  Yıldızların uzaktan el edişi karanlığa teslim ediyor tüm bedenimi. Yokluğunu süpürecek rüzgâr erken uğruyor şehrime, penceredeki yerini alıyor kuşlar. Kuşlar susuyor bugün, ağıt artık  tek konuşan.

Avucumda harelenen bakışlarına  bir çift göz de ben bırakıyorum.  Yüzüm düşüyor adımlarımın ardına. Hoyrat bir ay ışığı yüze çıkarıyor sözlerimi. Ardımda ellerin ve yüzlerce pencere 'kal' yazıyor sessizce.  Ayaklarım başucumda. Elim ayağım dolanıyor bir geçmişe. Bir heyecan ki tutup kollarımdan götürüyor beni.  Gölgeme hesap veriyorum derken. Belki de gölgelediklerime. Ben güneşi hiç sevmezdim zaten bakma sen esmerliğime. 

 

Sensizlik bir nehir olsaydı dedim,

Sensizdim, güneşi ellerimle o nehre serdim…

 

Ve ne çok istedim kırmızı bir sonbahara kaçırılmayı. Biriktirdiğim tüm  geceleri  bohçalayıp kan rengi sabahlarda birikebilmeyi. Ve bağladığım tüm düşlerimi bir tohum gibi yüreğine saçmayı. Gelsede doğsa şu güller dedi gönlümün bahçıvanı.  Göğümün yağmurlarından kaçarken yad ellerin sahrasına tutulma olur mu!  Ey bahçemin hası. Biri var ki  toprakta saklar yasını, gül’e verir rayihâsını.  İşte şimdi saçlarıma yoğun bir sus çöküyor işte, annemin sesi bu,  babamın yası ellerimde. Yapamam.  gitmeliyim yine de. Yalnızlık göz kırpıyor delice. Telle duvakla işim yok anne. Bana müsaade.  Şimdi yalnız gitmek var içimde. Tonunda bir haykırışla yollara, yolculara,

sürmek veda seslerini buğulu camlara ve aşk limitini aşmak  sana çıkan raylarda.

 

Sensizlik bir şekil olsaydı dedim,

Sensizdim, aynadaki yüze bir kurban daha verdim…

 

Kendi mevsiminde iğdişlenmiş baharları kovalamak istedim yıllarca. Yüzünün damarlarından akan hüzün nehirlerinde, körpe bir kızın kağıttan gemilerini yüzdürmek istemesiydi aşk bildiğim. Oysa kendi çetelesinde altı fırtınayla çizili sevdaların batığıymış bende aşk. Bilemedim ey gözünü sevdiğim kör sevgili!  Gözlerinin rahlesinden sipariş ettiğim cennete bir adım kaldı. Şimdi pusulasız kaptanları kıskandıracak kadar yolsuz, ayakları sırça gürzlerle doğranmış inatçı korsanlar kadar yolcuyum. Bana su ver ey sâkilerin elinde tutuşturduğu kutsal düş buhurdanı! Şaraba iman etmeyen kadınların boynundaki ilmeğin son düğümünü ıslatmak yakışır sana. Sende suya olan muhtaciyetimi gideren rutubetinden sâdır olmadı bendeki aşk. Dünya bir çöl olsaydı, yüreğim yine sende yüzdürürdü kağıttan gemisini, bilesin.

 

Sensizlik bir cennet olsaydı dedim,

Sensizdim, cehenneme bir bilet daha kestim.

 

Emanet bir öyküyü heybeme alıp, aşkı azık eden kervanların kuyruğuna gidiyorum. Yusuf’umu göreyim istiyorum zelil bir kum fırtınasında. Ne olur Allah’ım, göreyim ellerime değen keskin bıçakların müsebbibi olan güzellik kuyusunu. Bir kuyu gördümse rüyamda, Yusuf’un artık bir rüyadan öteye geçemeyeceğinin iktibası olmasın bu terkip. Güzellik kuyusundan bulanık sular çeken necis adamların kirlettiği aşk yüzünden, aşkı bende kirletme Rabb’im. Kalbime indirdiğin sızıyı rüzgarlara râm eyleyip tutunayım aşkın sığırtmaç eteklerine. Çünkü cennetin çilingiri aşk ise kilidi de aşık’tır.  Beni hercümerc bir yağmura musâddık eyleyip aşktan uzak tutma ey aşk’ın sahibi. Ve sen, ey cilbâbına dolandığım asûde sevgili. Göğümde parçalanan şimşeklerin gürültüsünden korkma. Kalbine huruç eden tüm ses ve ışıklar ardımda bıraktığım son bakışımdır. Bana baktıkça benim kalasın diye.

 

                                                            Hadi git artık, bulutlar yol vermiyor yoksa gözlerime… 

Şimdi

Gitmeden ölmek var

Ölmeden gitmek mi ?

Deli sende...    

Yorum (3) :: Yorum yaz! :: Bağlantı

25/1/2008 - Bir yakamoz silüeti...

Kategori: Gri dokunuslar

 

"Üşüyorum evet…"


…titreyen zaman sencil kuşların
ürkütemediği ne varsa süpürdü yokluğunda
bulutlarıda kovaladım buz tutmuş saçlarımla
ve kepenklerimi kapadım şimdi sair zamanlara…

gece dokunuverdiğinde ruhuma
başımı bir musalla’ya ödünç verdim
çenemi karanlıklar bağlamıştı nicedir
bekliyordum ellerime giyindiğim muzdarip 
                                                 ...ağıtlarımla

ve ay düştü kalbimizin tuvaline..

gecenin bir vakti uykuyu tam ortasından hançerlemek ve kanamak Rabb’e… ve sırat kesilmek boşalan zamana.
dün bir çocuğun avuçlarına yakalandım düşlerimden kaçarken, meğer hiç zulüm uykusu bilmemiş gözlerimden yağan ırmaklar.
işte o an başladı yolculuğumuz; çelenksiz ölümleri devşirdik ceplerimize çaresiz, adımlarımızdan arta kalan yollar ses kaybediyordu. kapı ardı olmuştuk tüm sevdiklerimizce
bilirim acıdan damıtılan sabahlar kalırdı hep sana, esirgenmiş anne kucaklarına bakarken sarılırdın ürkütülmüş
kaldırımlara ve saçlarına değen o kara yellerin parmaklarından ibaret sayardın rikkât-i vahdeti.

biz yürüyorduk; yüzümüzde bir ay silüeti.. yol ne uzuyor nede kısalıyordu, gözlerimizden dolan denizleri yarmak gerekti elimizden kaymadan aşk-ı âsâ.. kararmış gül yaprakları dökülüyordu ağzımızdan, dikenleri hazmedememenin verdiği eziklikle. tohum olmak kolay değil elbet bahçivan değmemiş ellerde.  bir bülbül sesi bile değmiyorken güneşimize. yüzleri hakaretlere gebeleşen sağnaklarda ıslatamazken sözlerimizi, sahraların ağyâr mecnunları oluyorduk çaresizliğin sokaklarında.
önümüzde iliklenen ve gittikçe ağırlaşan kirletilmiş ölümlerce azrâil’lere kovuluyorduk her köşe başı.

ve yürüyorduk; yüzümüzde "ay"dan bir parça.. bir deli yağmur kuşanıyordu bileklerini sokağın. bense tam ortasından yırtmak istiyordum hayatı. gök gibi çatırdıyordu kirpiklerim, gözlerim yıkıyordu mesinmesiz izler bıraktığım kör kaldırımları. parmak aralarımda hercai sokak köpekleri dünden kalma hayallerimi yağmalıyorken, ben kendimden kaçışların biriktirdiği ses spazmlarında boğuluyordum her gece. kentin kaoslarında bir ölüm hovardalığı telâkki ediyordu. tüm sesler en masumiyetine bürünmüş, çocukçul hayatların tellerine akord oluyordu ve kadınlar en detone yerinden bakıyordu geleceklerine.

ve yürüyordu zaman; derken "ay"a bürünmüşüz. karanlık bütün rikkâtiyle sarılmıştı kentin omuzlarına. nasılda eksiliyorduk her nefeste, geçmişe çalıyordu her eylül izdüşümü biraz daha. sûzinak sehpalara adadım artık ben, grilerde ıssızlaşan muzdarip boynumu ! ahfeş bakışlar fırlatıyorum son defa yeryüzüne; kurşunların asî lekeleri kalksın güneşin huzmelerinden ki dikenleşen tüylerim olmasın her kudüsçe baktığında. kırılan her bir kalem zakkumlaşıp kanatsın zulümâtın köhne kahkalarını ve

yer değişsin avuçlarımda dualaşan dünya, "cehennem"inle!

ve ay düştü kalbimizin tuvaline,
sonra yüzümüzde bir ay silüeti,
sonra yüzümüzde "ay"dan bir parça,
derken "ay"a bürünmüşüz her hecede!
 

...

 

Yorum (yok) :: Yorum yaz! :: Bağlantı

<- :: Sonraki Sayfa ->

Bencileyin

Beyrut'un gözyaşları şimdi, Kudüs'ün yanıbaşında, Müslümanlarsa uzakta, Sanki başka, Gelinmez bir dünyada... Bir gün ister istemez, Karşısında olacaksın kaçtıklarının. Dua et, O gün henüz mahşer olmasın...

Gri Umman

Mihenk
Rûznâme
Gri Sandık
Ali Ural
Ali Şeriati
Ali Çolak
Ali Bulaç
Aliya İzzetbegoviç
AleminRenkleri
Akif İnan
AralıkEdebiyat
Ahmetturanalkan
AyVakti
AyBurcu
AşkarDergi
Azam Ali
AnalitikBakış
BeyazBulut
BeyazGemi
Bizim Külliye
BuruciyEdebiyat
Büyük Doğu
Cahit Zarifoğlu
CafCaf
CafeSiyaset
Cemal Süreya
Cemaat
Cemil Meriç
DerGibi
DergaH
DinoMerlin
DiriliŞ
DünyAbülteni
DünyAbiziM
DoğuBatı
EdebisTan
Electronicintifada
Eşik Cini
Ey Sareban
FaridFarjad
Frm-Hadis Çizgi
Genç -Dergi
Gül Yetiştiren Adam
GoncaDergi
HaberSaati
Hakan Tunçbilek
Hakan Albayrak
HecE
Hermann Hesse
Haber-7
İHH
İsmet Özel
İsmail Kılıçarslan
İtüSözlük
İzEdebiyat
İzdihaM
Karagöz Edebiyat
Kardeş Kalemler
KitapYurdu
Kertenkele -Dergi
KentKitap
KritikDergi
KurtubA
Kur'anî Hayat
KörpeKalemler
Külliyat
Lara Fabian
LenaChamamyan
Loreena McKennıtt
Maher Al-Me'aqli
Mahsus Mahal Dergi
Majid Majidi
Malcolm-X
Malcolm-X Vakıf
Malcolm x / official web site
MaverA
MazlumDER
Mehmet Akif Ersoy
Minare-dergi
Millî Gazete
Mustafa İslamoğlu
Mustafa Nazif
Mohsen Namjoo
Mustafa Kutlu
Mustafa Ruhi Şirin
Murat Menteş
Mihail Nuayme
NFK
Nazım Hikmet
Nazan Bekiroğlu
Nizar Kabbani - Resim Dersi
Nuri PakdiL
OkumaYeri
OsmanlıcaTürkçe
ÖyküzeN
PressMedya
Rainer maria rilke
Rachel Corrie
RıhleDergi
Ramy Sabry
Sadık Yalsızuçanlar
SanatAlemi
SayhA
SeriGündem
Steve Mccurry
Son Ali
SühanDergi
TaraF
Tarık Tufan
TasavvuR
Tasfiye -Dergi
TimeTurk
TDK
TYB
TelveDergi
VuslatDergi
Yalnızlık Sözleri
YasakMeyve
Yaşar Kemal
Yen!lg!
Yedi-İklim
YeniSafak
Yeni DünyaDergi
Yıldız Ramazanoğlu
Yolcu DerGisi
ZamaN
ZenciDerviş
The MalcolmX Museum
Nurdal Durmus
Siraze
Düş Sokağı
Aşkın e- Hali
Ekşi Sözlük
FotoKritik
Aşkın Elif Hali
TakvaKöyü
VladStudio
GriTragedya
Dergi-lik
AZ-Edebiyat
Berceste
Bir Nokta
Derkenar
Kitap-lık
HaksözHaber
UmranDergi
Murat Menteş'i ilgilendirir
AltKitap
Metis Seçkileri
Can Yayınları
C. Zarifoğlu'na İmzalı Kitaplar
Yıldızramazanoğlu'nu Yazıları
Radyo Kahire

Ayrışım

Hane-i Dost

kafdagi
sessizyusuf
xemgin
suskunadam
mistikozan
ogzulmart
mehmet toprak
eleminaz
ozgurkursun
gzbks
feyne
biryaprakmisali
cundullahresul
necipgenc
filbahar
sepia17
aztoprak
cevatakkanat
gathering
araf21
safakkk
huznuyar
Mustafa Çolak
ilayusuf
beyazkalemim
kalemasigi
keremmisali