Fatıma'nın ektiği gözyaşı ki derûnumda büyüyen,
analardan analara devir devran sürülen,
cennetin kızlarına mihir deyü verilen,
karanlığın gündüzleri esir tuttuğu asrın
üzerini mihr-ü meh ile bürüyen.
Anka'yı saldılar da hüznün diyarına,
nurdan bir parça getirdi kuzgun sabahıma,
fi'l-hâl efendimden bir iz bırakıldı bana,
iffet ve tevazuyu bekleyen aşiyanıma...
Yüzü aydan aydınlık bir kadın doğdu şehre. Ahlâkı ki mü'min kadınlara ak çehre. Küçücük endamına bakmadı, babacığına oldu en asil-zâde. Şefkatine sarıldı Nebî'nin düştükçe her defada, kaldı ümmet kadınlarına izzet-i nefs nûmûnesi dünyada. Merhameti, asâleti, cömertliği, hürmeti ve muhabbeti yüklendi babacığından, analar sultanı kılındı fedakârlığından. Serpilince boyu posu o Mekke diyarında, zulüm çizdi yolunu bir öksüz sabahında. Ne de gençti kirpikleri çileyle bağlandığında, babacığının ardısıra yaprak yaprak döküldüğünde.
Bir kadın ki; ezharın son rayihası, aydınlığın son huzmesi, evlatların en hayırlısı, cümle Hasan ile Hüseyin'lerin biricik annesi, çilenin dar ağacı, nisa-i ümmetin seyyidesi. Adı Fatıma, öyle hassas ki dokunsan kırılacak. Öyle güçlü ki ümmeti sırtında taşıyacak. Öyle zekî ki erkeğini imrendirecek. Öyle hakim ki söze, kelimeler ağzından inci tanesi gibi dökülecek. Mahareti ve becerisi yaşından büyük, efendiler efendisi cennette onunla övünecek.
Tarih Bi'setin beşinci yılını ekliyordu sayfasına. Nurlardan bir parça nur koptu, düştü Peygamber kucağına, Fatıma'yı üfledi kulağına. İsmiyle hayır getirsin istedi ocağına. Anacığını erkenden kucaklayınca toprak, babasında buldu merhameti, sevgiyi. Tarihe bilmeyenler tanıklık ediyordu o vakit. Zulüm ki hak getire... Fahr-i Kâinat imtihanın doruklarındaydı. Ne gördüyse Peygamber, aynını gördü o küçücük gözler. Sabrın dünyaya kalkan olduğunu daha o yaşta öğreniverdi. Hicret yolu görününce Medine'ye teşrif ettiler. Nihayet büyüdü serpildi. Cemalini canına eş kılmak isteyenlere bereket geldi. Ancak O Rab katında çoktan nikâhlanmıştı bile. İnsanların en hayırlısına, sahabînin evveline, İslâm'ın büyüğüne, ilimde en derin olanına, imamların kadısı, kutlu yolun kahramanına...
Ahirine ibret bir çeyizle, cümlesine örnek sadelikte düğünle, Peygamber duaları eşliğinde birleşti ruhları. O ne yüce mutluluktu, Nebî'nin nesline vesile oldular. Rasul'ün, “bunlar benim dünyada kokladığım iki reyhanımdır” buyurduğu, O'na en çok benzeyen yedi kişiden ikisine, Hz. Hasan ile Hüseyin'e sahiplik ettiler. Bu övünç timsali yuvadan, sevgi, saygı, şefkat, merhamet, hizmet, firaset, tevazu, nezâket ve nezâhetin rahiyaları yükseldi istikbale.
Onlar ki cennetten kopma inci taneleri, dünyadan yana pek sıkıntı duydular. Fakirlik bellerini büktü, lakin yürekleri dimdikti. Tam da Allah'ın yardımını bekledikleri bir anda, Fahr-i Kâinat onlara; size istediğinizden daha hayırlısını haber vereyim mi? Buyurdu. Bunlar; otuz üç defa “sübhanallah”, otuz üç defa “elhamdülillah”, otuz üç defa “allahu ekber” demenizdir.
Hüznün üzerine akşam gibi çöktüğü anlarda sabırla aydınlandı Hz. Fatıma. Onun dünyası sahte mutluluklarla değil, maveranın arzusuyla dolmuştu. Babası ona bakınca aynaya bakmış gibi olurdu. Gülmesi O, ağlaması O... Canımdan bir parça derdi Yaradan'ın hakkı için.
“Fatıma kimden razı olursa ben de ondan razıyım. Fatıma kimden razı olmazsa ben de razı değilim. Onu seven beni sevmiştir. Onu sevindiren beni sevindirmiştir. Onu gazablandıran ise beni gazablandırmıştır.”
Rahman'ın O'na ve nesline Cehennemi haram kıldığı Cennet'e pâ-nihâde bu canı, en çok da babacığının ayrılığı yaraladı. Hastalığı ağırlaştıkça kızına sürekli namazı salık veriyordu. “Sabret kızım! Sabır ne güzeldir! Sakın ola bana güvenip tembellik etmeyiniz. Zira ben sizi Allah'ın azabından kurtaramam. Namaza... Namaza dikkat... Namaza... Namaza... devam ediniz!” nidalarıyla İslâmın ana direğini ayakta tutun diyordu.
Fatıma hüznü kuşandıkça, Rasûl eğilip birşeyler fısıldadı kulağına. Hz. Fatıma ağlamaya başladı. Fahr-i Kâinat kızının ellerinden tutup tekrar birşeyler fısıldadı, bu kez tebessüm buyurdu nur abidesi. Duruma tanık olan Hz. Aişe merak edip sorunca şöyle izah etti kendileri; “Cebrâil aleyhisselâm her sene bana bir kere Kur'an-ı Kerim'i arz ederdi. Bu sene iki kere okudu. Anladığım ecelim yaklaşmıştır..." buyurunca babam, ağlayıverdim. Sonra beni teselli etmek ve sabrımı artırabilmek için tekrar bana: "Ehl-i beytimden bana ilk kavuşacak olan sensin."buyurdu, bu ayrılığın fazla uzun sürmeyeceğini görünce de tebessüm ettim.”
Canından katreler koparıldıkça mersiyyeler dizdi o mihr-ü mah. Babacığı dâr-ı bekâ'ya yolculanırken, elem ve kederi öyle ağır bastı ki, kavuşma gününü arzuladı durdu. “Ey Allah'ın davetine koşan babam! Ey mekânı Firdevs olan babam! Ey ölüm haberini Cebrail'den alan babam! Ey Rabbine kendisinden daha yakını bulunmayan babam! Diyerek tebessümü de babası ile birlikte gömdü toprağına. İsyan yanına bile yaklaşamazdı elbet, lakin acısının harareti dinmiyordu. Ey Ali dedi, “Allah'ın Rasûlü'nün üzerine toprak atmaya gönlünüz nasıl razı oldu?
Acı ile terbiye edilmişken ettiği sözleri yüreklerde yankılandı; “Üzerime öyle musîbetler döküldü ki, şayet onlar gündüzlerin üzerine dökülseydi, kararır da gece olurdu!”
Nur yüzüne tebessüm doğmadı bir daha. Toprağa matuf nazenin bedeni, çok geçmedi kavuştu Cennet'teki libâsına. Beş inciyle bir er bıraktı ardına. Haya öylesine işlemişti ki nefsine, ölürüm de erkeklerin arasına nasıl perdesiz çıkarım diye, dert edinirdi. O vakitlerde tabut bilinmez, yalnız kefenle giderdi mevta kabrine. Vakta ki ölümle tanışık oldu, ilk tabut O'na nasip olundu.
Sen ki dertliyim diye yakınan kadın! Derdin ne ise Fatıma'nınkiyle ölç, ancak onun sabrı ile tart. Üzerini örten gâm perdesini yırt tez elden, acın ki Cennet'te sana verilmiş Fatıma kapısı olsun.
Ya Rab! Amellerimizi Hz. Fatıma soyundan eyle. Heveslerimizi uhrevî olana sabit kıl. Her babaya bir Fatıma, her erkeğe bir Fatıma, her mü'mine bir Fatıma nasip et...
Mehlika Toyga / Turuncu Dergisi